Review Category : Köşe Yazıları

Bulgaristan’ın AB’deki 10. Yılı

Ocak 2017 itibarıyla Bulgaristan AB’ye gireli 10 yıl oldu. Ülkedeki değişim ise oldukça ilginç. Pozitif göstergeler olarak mali disiplin, mevzuat uyumu, emeğin serbest dolaşımı, Birlik bütçesinden ödenekler ön plana çıkmaktadır. Ancak bunlardan dahi ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Mali disipline karşın, halkın alım gücü çok düşük seviyededir. Kronik hale gelen yoksulluk devam ederken, zenginlerin daha fazla zenginleştiği bir ülkeyle karşılaşılmaktadır. Bulgaristan, güney komşusu Yunanistan gibi bir kriz yaşamadı ancak Birliğin en fakir ülkesi olma durumunu da değiştiremedi. Rüşvet, yolsuzluk, mafyatik bir görünümü andıran siyaset ve ekonomi yönetimi sistemin değişmez unsurları olarak dikkat çekiyor. Yasal düzenlemeler itibarıyla AB mevzuatıyla uyumlu bir görüntüsü olmasına karşın, işlevsellik noktasında yapısal sorunları var. Emeğin serbest dolaşımı sağlansa da Bulgaristan halen Schengen ve Avro bölgeleri üyesi değil. Ayrıca 2001’de Bulgaristan vatandaşlarına sağlanan vize serbestiyeti ve 2014’te de emeğin serbest dolaşımına ilişkin engellerin kaldırılması ile halk Avrupa’ya göç etmektedir. Ülkenin AB’ye yolculuğunun ardından bu göçler günümüze değin artarak sürmüştür. Bütüncül bir perspektifle Bulgaristan’ın demokrasiye geçmesinden itibaren yaklaşık 3 milyon kişinin büyük ölçüde ekonomik nedenlerle ülkeden göç etmesi dikkat çekmektedir. Ülkenin nitelikli iş gücü başta olmak üzere halkın bir “Evropa” akınıdır devam ediyor. Örneğin, Bulgaristan’da tıp fakültelerinden yıllık ortalama 900 doktor mezun olurken, yaklaşık 1000 doktor da çareyi göç etmekte bulmaktadır. AB ülkenin beyin gücünü kendisine çekerken, Alman ve Fransız firmalarının hizmet sektörüyle (Kaufland, Lidl, Carrefour vb.) ülkeye geldiği görülmektedir. Bulgaristan şehirleri ise Almanların ve Fransızların 2. ve hatta 3. el arabalarıyla dolmuş durumdadır. Farklı bir ifadeyle AB üyeliği ekonomik açıdan getiriden çok götürü sistemi kurmuştur.

Diğer taraftan, Rusya’nın artan bölgesel nüfuzu Bulgaristan yönetiminin kafasını karıştırmış durumdadır. Halkın geleneksel Rus taraftarlığı ile AB’nin Rusya’ya yaptırımlar konusundaki ısrarı Sofya’yı derin bir açmaza sürüklemiştir. Kaybedilen Güney Akım projesi nedeniyle Brüksel’e kızgın olan Bulgaristan’da Rus yanlılarının ülke siyasetindeki etkisi artmaktadır. Kasım 2016’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görüldüğü üzere, geleneksel Rus yanlısı BSP, DPS (HÖH) ve Bulgar milliyetçisi Ataka, VMRO, PF gibi partiler ikinci turda ortak bir aday üzerinde buluşmuşlardır. Bulgaristan dış politikasında 2016 itibarıyla eksen kayması tartışmaları kendisini göstermiştir. Bununla birlikte, Sofya yönetimi Balkanlar’daki nüfuz potansiyeline karşın edilgen tutumunu sürdürmektedir.

Halkın ekonomik gidişattan duyduğu memnuniyetsizlik siyasette doğrudan sonuç doğurmaktadır. 1997 yılından beri Bulgaristan halkı seçimlerde üst üste iki kez hükümet kurma şansını hiçbir partiye vermemiştir. Ayrıca Avrupa’daki örneklerine benzer nitelikte Bulgaristan’da da aşırı milliyetçiliğin yükselişi son 10 yılda ayrı bir ivme kazanmıştır. Güncel anlamda, aşırı milliyetçi partilerin ülke siyasetinde kilit konuma geldikleri görülmektedir. Öte yandan, ayrımcılık ve nefret suçları endişe verici boyutlarda seyretmektedir. Türk azınlığın haklarında somut bir ilerleme olmadığı gibi, ülke içi gelişmeler mevcut haklarda dahi gerileme sinyalleri vermektedir. Romanlar toplumsal hayata entegre edilemezken, ülkenin en marjinal grubu olma özelliğini sürdürmektedir. Bununla birlikte, Müslümanların ibadethanelerine yapılan saldırılar sistematik hale gelmiştir. Söz konusu durum ülkedeki etnik ve dini barışı tehdit etmektedir.

Özetle Bulgaristan’ın AB’ye üyeliğinin 10. yılında ülkede zihniyet değişikliğinin gerçekleşemediği görülürken, Birlik üyeliğinin de halkın beklentilerini karşılayamadığı anlaşılmaktadır. Bulgaristan halkı 2007’de ekonomik bir dev olarak gördükleri AB’nin kendilerine sınıf atlatacağını düşünmüş olsa da ortaya çıkan fiili durum, tüm AB ülkelerinde ancak 2014 yılında emeğin serbest dolaşımına sahip olmak ve güç şartlarda çalışarak hayatlarını idame ettirmek olmuştur. Ülkedeki bozuk siyasi ve ekonomik durum ise halkın geleceğe karamsar bakmasına yol açmaktadır. Bununla birlikte, dış politikada eksen kayması tartışmaları yaşanırken, ülke içerisinde artan aşırı milliyetçi akımlar toplumsal barışı zedelemektedir. Dolayısıyla Bulgaristan’ın kısa vadede bol sorunlu görüntüsünün devam edeceğini ileri sürmek mümkündür.

Dr. Kader Özlem

Read More →

BALKANLAR

Yıl 1944. Batıdan Amerikan, İngiliz; doğudan Sovyet ordularının ilerleyişi, düşen Berlin, biten İkinci Dünya Savaşı ve başlayan yeni bir dönem.

 

Yalta’da bir araya gelen galipler, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirirler, kısaca paylaşırlar. Evet, Yalta’da bir araya gelen Stalin, Roosvelt ve Churchil dünyayı, doğu batı olmak üzere iki kutba bölerler. Yugoslavya tampon bölgede kalır. İngiltere’nin etki alanına bırakılan Yunanistan’da ise durum belirsizdir. Çünkü bu ülkede 2. Dünya Savaşı sırasında başlayan ve 1945’te Varkiza Anlaşmasıyla sona eren iç savaş, iki yıllık bir aradan sonra 1947’den itibaren yeniden başlamıştır. Öncekinden çok daha kanlı olan bu iç savaş esnasında çok sayıda köy yakılır, binlerce sivil ölür. Bu, Yunanistan’ın ve bir ölçüde de Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir savaştır.

Yunan İç Savaşı’ndan en olumsuz etkilenen kesimlerden biri de Türkler olur. Çünkü, hükümet güçleriyle komünist gerillalar arasındaki sıcak savaşın yaşandığı bölgelerden biri de, Türklerin de yoğun olarak bulunduğu Rodoplardır. Dolayısıyla, ister hükümet ister gerilla güçleri olsun, hepsinin sıkıştıklarında başvurdukları ya da herhangi bir olayda suçladıkları insanlar, bu bölgede yerleşik bulunan Türkler olur. Özellikle Türklerin çeteci dediği gerilla güçleri, beslenme sorunun çözümü için bu insanların elindeki gıda stoklarına başvururlar. Zaman gelir bunlara zorla el koyarlar. Fakat yaşanan sıkıntılar bununla da sınırlı kalmaz. Gerilla güçleri, zaman zaman belirli faaliyetlerin yerine getirilmesinde Türk gençlerine başvururlar. Bazı geri hizmetlerinin yerine getirilmesi için onları zorla alıkoyarlar. Baskılar katlanılmaz hale gelir. Bu nedenle, çok sayıda insan savaşın sürdüğü Rodoplardan, büyük şehirlere ve Türkiye’ye göç eder. Oysa bu dönemde kitlesel göçlerin beklendiği ülkeler, rejim değişikliğinin sancılarının yaşandığı Bulgaristan ve Yugoslavya’dır. Fakat gerçekleşen, beklenenin tam tersinedir. Bulgaristan’dan yaklaşık 5 bin kadar kişinin göç etmek zorunda kaldığı bu dönemde en fazla göç Yunanistan’dan meydana gelir. Bazı iddialara göre, iç savaşın sürdüğü 1947-49 yılları arasında, yaklaşık 25 bin kişi Yunanistan’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Hükümet güçlerinin galip gelip iç savaşın bitmesi de sonucu değiştirmez. Çünkü göçü yaratan baskıcı ve ayırımcı koşullar, bölgede, “Olağanüstü Hal”in kalktığı 2000’li yıllara kadar devam edecektir.

Yunanistan’ın iç savaşla boğuştuğu ve Türkiye’ye göçlerin sürdüğü bir dönemde Bulgaristan’da ve Yugoslavya’da ise rejim değişikliğinin sancıları yaşanmaktadır. Fakat ister Yugoslavya’da isterse Bulgaristan’da olsun iktidara gelen komünist partilerin ve müttefiklerinin ilk hedefi, sosyalizmin kurulmasından, yerleştirilmesinden çok azınlık sorununun ortadan kaldırılmasına yönelik olur. O kadar ki, Komünist Partisinin önde gelen yöneticilerinden olan Vaso Çubriloviç’in, 1944 yılında iktidara geldiklerinin hemen ertesinde gündeme taşıdığı önemli konuların başında azınlık sorunu gelmektedirir. İktidarı başka partilerle paylaşan Bulgaristan’da ise, azınlık sorununun gündeme getirilmesi ancak 1946 yılında olur. Her iki ülkede de azınlık hakları ile Marksizmin önemli ilkelerinden olan “halkların kendi kaderini tayin hakkı” hiç gündeme getirilmez. Getirenlerse, proletarya diktatörlüğüne, sınıf mücadelesine zarar verme, kapitalizmin işbirlikçisi olma adına tasfiye edilirler. Azınlık üzerinde doğrudan veya dolaylı baskı ve yıldırma politikaları sonuna kadar kullanılır. Sosyalizmin inşası sürecindeki kültürel, ekonomik, sosyal reformlar zaman zaman amacı dışına çıkılarak; bazen merkez bazen de yerel yöneticiler tarafından, azınlığın tasfiyesinde, kısaca zorla göç ettirilmesinde kullanılır. Bu süreci kendi çıkarları doğrultusunda en iyi kullanan politikacı usta, zeki, akıllı ve karizmatik bir lider olan Tito olur. Durumu kendi lehine çevirebilmek için çok usta bir denge politikası izler. Bazen doğuya, bazen batıya yaklaşarak, her iki tarafı da amacına ulaşana kadar birbirine karşı kullanır.

Bulgaristan’da 1944’te Sovyet ordularının desteği ile sağlanan rejim değişikliğiyle, ilk başlarda büyük bir toplumsal heyecan ve özgürlük ortamı yaşanır. Fakat bu, kısa sürer. Çünkü Komünist Partisi derdi, soyalizmin iktidarından çok kendi mutlak iktidarını sağlamadır.

1946 yılına gelindiğinde parti, bu konuda önemli mesafe kaydeder. Aslında 1946 yılı hem yeni rejim hem de Bulgaristan açısından önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıldır. Moskova’da bulunan Dimitrov, ülkeye geri dönmüş; 10 Eylül’de yapılan bir refarandumla Bulgaristan, cumhuriyet olmuş; 27 Ekim’de gerçekleştirilen seçimlerden gücünü her geçen gün artıran Komünist Parti’si, birinci olarak çıkmış ve ülke çapında kontrolü ele geçirmiştir. Artık tek doğru ve mutlak güç partidir. Bunun etkileri kısa sürede görülür. Meydana gelen parti diktatörlüğünde toplumdan istenen tek şey, sadece ve sadece alınan kararlara uyması, verilen emirlere itaat etmesidir. Bu süreçte Türklerden ve Müslümanlardan beklenen de bundan başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki, Sofya, 27-28 Aralık 1944’de toplanan Bulgaristan Türkleri Vatan Cephesi Komiteleri tarafından dile getirilen eğitim, vakıf ve dini talepleri dikkate almaz. Bunun yerine kendi politikalarını uygulamaya koyar. Bulgar Meclisi yani Sobraniye, 27 Eylül 1946 tarihli oturumunda, ikili ve uluslararası anlaşmalarla özel statüde bulunan Türk okullarını, diğer azınlık okullarıyla birlikte devletleştirir. 1990’dan meydana gelen rejim değişikliğinden sonra, bazı azınlık okullarının yeniden açılır. Fakat Türk okulları açısından değişen herhangi birşey yoktur. Hala kapalıdırlar ve yakın gelecekte de bu durumun değişeceğine dair bir işaret görünmemektedir.

Yeni rejimle birlikte hayata geçen uygulamalar sadece eğitimle sınırlı kalmaz. Kültürel yaşam da yeni değerlere göre yeniden oluşturulur, biçimlendirilir. Türklerin ve Müslümanların geleneksel sosyal, kültürel ve konomik yaşamları kırılır, parçalanır. Artık özel dünyaları, kısaca yaşadıkları o kapalı dünya artık yoktur. İnsanlar şimdi hiç de alışık olmadıkları bir ortamın içindedirler ve sözün özü huzursuzdurlar.

1947’ye gelindiğinde komünist partisi iktidarını sağlamlaştırma konusunda önemli mesafe kaydetmiş, ayakları yere daha sağlam basmaya başlamıştır. Fakat tüm bu gelişmelere karşın Sofya açısından hala tehdit olarak görülen bazı konular bulunmaktadır. Bunların başında da Türklerin ve Müslümanların bazı bölgelerde nüfusun çoğunluğunu oluşturması gelmektedir. Dimitrov’un da daha Moskava’dayken çözümlenmesini istediği bu konuyla ilgili olarak en fazla rahatsızlık duyulan bölge, Yunanistan sınırında yer alan ve Türkiye’ye oldukça yakın bulunan Rodoplardır.

Konu, Sofya açısından acil olmasına acildir. Fakat gündeme getirilmesi ancak 4 Ocak 1948’de olur. Konu, bu tarihte toplanan parti merkez komitesinin geniş oturumunda ele alınır, tartışılır ve karara bağlanır. Buna göre Rodoplardaki Türkler ve Müsümanlar ya Türkiye’ye göç ettirilecek ya da Bulgaristan’ın iç bölgelerine gönderilecektir. Öyle de olur. 1948 ile 1950 yılları arasında çıkarılan 15, 16, 17 nolu hükümet kararnameleriyle karar uygulanır. Yaklaşık 2100 civarındaki aile Bulgaristan’ın iç kesimlerine zorla göç ettirilir.

Yeni yönetimin bununla yapmaya çalıştığı sadece, zorla göç ettirilen yaklaşık 2100 civarındaki aileyi cezalandırmak ve onların gözünün korkutmak değildir. Bu yolla yapılmak istenen, Türklerin ve Müslümanların hepsine birden gözdağı vermek ve onları sindirmektir. Kısaca Sofya yönetiminin asıl amacı, Anadolu Türklerinden farklı düşünen, farklı hisseden; Türkiye ile olan bağlarını kopartmış ve yüzünü Sofya’ya çevirmiş bulunan bir Bulgaristan Türklüğü yaratmak ya da onu ülkeden gitmeye zorlamaktır. Niyetin bu olduğu, daha Tito’nun 1947 yılının Aralık ayında Bulgaristan’ı ziyareti esnasında Dimitrov’un Şumnu’da yaptığı konuşmada açıkça görülmektedir:

Dimitrov: “Bölgenizde, sayıca kalabalık olan Türk ahalisi yaşamaktadır. Slav olmayan bu ahali, Halk Cumhuriyeti Bulgaristan’ın inşaatında yer almakta ve tam bir hak eşitliğine sahip bulunmaktadır. Bize göre Türk ahalimizin gözleri, İstanbul ve Ankara’ya doğru değil Sofya’ya ve Belgrad’a doğru dikilmelidir. Aramızda yaşayan bu azınlıkların içinde ve bilhassa Türklerde, Bulgar milletinin düşmanlarının ajanlarını görmek istemiyoruz.” (Yeni Işık 15 Aralık 1947 No:65)

Dimitrov’un konuşması, Bulgar olmayanları Bulgar olanların gözünde potansiyel bir suçlu konumuna getirir. İki yıldır uygulanan ekonomik, sosyal ve kültürel politikaların üstüne gelen bu konuşma Türklerde ve Müslümanlarda var olan korku, şüphe, tansiyon, tedirginliğinn daha da artmasına neden olur. Çünkü yaklaşık 15 yıl önce yine benzeri bir hedef gösterme sonucu saldırılara uğramışlar, dövülmüşler, öldürülmüşler ve Türkiye’ye sürülmüşlerdir.

1949’a gelindiğinde Türklerde var olan korku, şüphe, tansiyon, tedirginlik tepe noktasına ulaşır. Yapılan reformla bütün topraklar, TKZS adı altında kollektifleştirilir. Bundan hem Bulgarlar hem Türkler etkilenir. Fakat büyük çoğunluğunun geçim kaynağı toprak olan ve ikili anlaşmalarla hakları ayrıca düzenlenen Türkler ve Müslümanlar için bu durumdan çok daha yıkıcı olur. Tek ve en büyük zenginlikleri olan toprak ellerinden alınınca birden, sıradan, fakir birer insan haline gelirler. Askere işçi asker olarak alınma ise olayın tuzu biberi olur. Tüm bu gelişmeler Türklerde ve Müslümanlarda, yeni rejimin kendilerine yönelik gizli amaçları olduğu konusunda sahip oldukları şüphenin inanca dönüşmesine yol açar. Artık düşünülen tek şey, bunların niyeti kötü, en iyisi bir an evvel anavatana gitmektir. Aynı yıl Türkiye’nin NATO’ya yani batı blokunun yer aldığı Kuzey Atlantik İttifakına katılması gelişmeleri daha da hızlandırır. Çünkü Sofya yönetimi göre, Türkiye’nin 5. kolu olan Türkler ki, Sofya’nın onlara bakışı budur, artık tehlike olmaktan çıkmış tehdite dönüşmüştür. Baskılar daha da artar. Kısa sürede yüzbinlerce Türk, Türkiye Cumhuriyeti temsilciliklerinin önüne yığılır.

Aslında Türklerde, anavatana ilk göç başvuruları, daha 1947 yılında ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü o yıl uygulamaya başlanan ve mülkiyet ilişkilerini değiştirmeyi amaçlayan mali, ekonomik politikalar ve bu politikalara ek olarak konan ağır vergiler, çok sayıda işyerinin kapanmasına yol açmıştır. Mülkiyet ilişkilerini değiştirerek olası bütün muhalefeti yok etme politikası sadece sanayi ve ticaretle sınırlı kalmamıştır. Aynı politikalar tarımda da uygulanmıştır. Örneğin, ürünün bir bölümünün devlete verilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bu uygulamadan en çok büyük toprak sahipleri etkilenmiştir. Özellikle de Türkler ve Müslümanlar. Artık bu insanların ekonomik ve ticari faaliyetlerini sürdürme olanakları yoktur. Dahası, yaşamlarını sürdürebilecekleri başka araçlara da sahip değillerdir. Çünkü işsizliğin, yoksulluğun ve de yokluğun kol gezdiği bir ortamda onların, Bulgar tüccar ve büyük toprak sahiplari gibi memur olma şansları da pek bulunmamaktadır. Artık sıradan birer insan haline gelen zengin ve önder Türkler için tek bir seçenek kalmıştır: Anavatana göç etmek.

Toplumun önde gelenlerinin göç etmesi sıradan Türklerde şüphe, huzursuzluk ve göç arzusunun bir çığ gibi büyümesine yol açar. Bu duygu yoğunluğu içinde Türkler, 1947-48 yıllarında göç için Türk temsilciliklerine başvurmaya başlar. Her Türk köyü birer dilekçe hazırlar. Bu dilekçeler Türk Büyükelçiliği ve konsolosluklarına verilir. Doğrudan Türkiye’deki yetkililere gönderilenler de olur.

Ekonominin sıkıntıya girmesinden çekinen Bulgaristan, Türklerin göç etme talebine ilkin olumlu bakmaz. Bu nedenle, 1947-49 yılları arasında meydana gelen göç talebinin ancak çok az bir kısmının gerçekleşmesine izin verir. Ayrıca o dönemde talebin tamamına olumlu yanıt verse de sonuç değişmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciliklerinde bulunan eleman sayısı da bu talebi karşılamaya yetmemektedir.

Türk temsilciliklerinin önünde meydana gelen kuyruklar, Bulgaristan’da yaşanan sıkıntıya paralel olarak her geçen gün artar. Özellikle 1949’da toprakların kolektifleştirilmesiyle bu durum, Sofya yönetimini huzursuz edecek noktaya gelir. Fakat yeni rejim, Türklerin göçüne izin verip vermeme konusunda kararsızdır. Yöneticiler öncelikle, Moskova’nın görüşlerini öğrenmek istemektedir. Bu amaçla Stalin ile görüşmek ve yardımlarını almak için Moskova’ya bir ekip gönderilir. Vılko Çervenkov, Georgi Demyanov ve Anton Yugov’tan oluşan 3 kişilik heyet ile Stalin arasındaki görüşme 29 Temmuz 1949 tarihinde Kremlin´de gerçekleşir. İlk sözü Çervenkov alır.

Çervenkov: Bir süredir Türkler kıpırdanmaya başladı. Türkiye´ye göç etmek istiyorlar. Dışarıdan da destek alıyorlar. Ancak bu insanların büyük bir bölümü iyi tütün üreticileri. Gitmelerine izin verirsek
tütün üretimimiz yok olur.

Stalin : Türkiye onları kabul edecek mi?

Yugov : Şüpheliyiz… Etmeyebilir de.

Stalin : Peki, Türkiye sınırınızı rahatsız ediyor mu? Herhangi bir hareketlilik var mı?

Yugov : Hayır, ama basında Bulgaristan aleyhine kampanyalar sürdürüyorlar.

Stalin : Bunu özellikle Amerika istiyordur onun için yapıyorlardır.
Çervenkov : Gerçekten zor durumdayız. Lütfen biraz yardım edin!

Stalin : Yardım ederim ama elinizi çabuk tutmalısınız. Tütün o kadar önemli değil. Siz onları göçe zorlayın!

Yugov : Bunu sonbahara kadar yapabiliriz.
Fakat bu kadar beklenilmez. Moskova´da yapılan görüşmeden yaklaşık 1 ay sonra, 10 Ağustos 1950’de, Sofya yönetimi, Türkiye’ye, 250 bin kişiyi göçmen olarak kabul etmesi için nota verir. Ayrıca Türkleri, göçe zorlayıcı politikaları başlatır. Verilen karşılıklı notalar sorunu çözmez. Sınır bir açılıp bir kapatılarak göç olgusu düzensiz bir şekilde sürer. Yine de bu süreç sonunda 159.393 kişi Türkiye’ye göç eder. Bunun 52 bin 185’i 1950, 102 bin 208’i de 1951 yılında gerçekleşir. Geriye kalan 5 bin kişinin göçü ise 1947-49 yılları arasında meydana gelmiştir.

Prof. Dr. Oral Sander’e göre Bulgaristan’dan gerçekleşen göçlerin iki nedeni bulunmaktadır. Birinci neden, Bulgaristan’ın 250 bin Türkü göndererek azınlık sorununu çözme isteğidir. İkinci neden ise, 10 Ağustos 1950’de Kore savaşına asker göndereceğini açıklayan Türkiye’yi, ilave ekonomik harcamalara ve güvenlik endişelerine sokarak köşeye sıkıştırmaktır. Sander’e göre bu yolla hem batı yanlısı DP’nin zor durumda bırakılması hem de komünist devrimin sosyo-ekonomik altyapısı hazırlanması amaçlanmıştır. (593-Oral Sander, a.g.e., s.190)

1949-50 göçlerinin, daha doğru bir deyişle 1949-50 zorunlu göçünün temelinde yatan asıl nedenlerden biri belki de, Bulgaristan’daki Türklerin ve Müslümanların nüfusunun hızlı artışıdır. O kadar ki, 1940 yılında 640 bin olan Türklerin sayısı, 1949’a gelindiğinde 210 bin artışla 850 bine ulaşmıştır. Üstelik İkinci Dünya Savaşında 20 bin kişi, Türkiye’ye göç etmişken. Aslında Sofya yönetiminin, başta hangi rejim olursa olsun, Türk nüfusunun toplam nüfusa oranı %10’u geçtiğinde, onları göçe zorladığı pek çok bilim adamının kabul ettiği bir gerçektir. Prof. Dr. Cengiz Hakov’a göre Bulgaristan’ın en büyük korkusu Türk nüfusun 1 milyonun üzerine çıkmasıdır. Hakov, bu sınır aşıldığında Sofya yönetiminin, göç ettirme kampanyasına başvurduğunu belirtmektedir.
Göç ettirerek Türk azınlık sorununun çözülemeyeceğini anlayan Sofya yönetimi, 1951 yılının sonuna bu konuda ani bir değişikliğe gider. 30 Kasım 1951’de yayımladığı bir bildiri ile Türkiye’ye göçü, kesin olarak durdurduğunu açıklar. Bazı bilim adamlarına göre bu kararın alınmasındaki en önemli etken, batı ve üçüncü dünya ülkeleri kamuoylarında halk cumhuriyetleri aleyhine oluşan olumsuz havanın önüne geçmektir. Cengiz Hakov’a göre ise bu kararın arkasında, belki de yine aynı kaygı, duygu ve düşüncelerle, Moskova bulunmaktadır. Hakov’a göre Stalin, Prof. Dr. Mustafa Ayhan başkanlığında Azerilerden oluşan bir heyeti, göçün durdurulması talimatını Sofya’ya; Çervenkov’a iletmek üzere, Bulgaristan’a göndermiştir. Fakat Stalin’in asıl niyeti başkadır.

Başlayan çok farklı ve yeni bir dönemdir. Artık göç kelimesini ağıza almak bile hapse girme nedenidir. 1952-56 yıllarını kapsayan bu yeni dönemde birbiri ardına Türk okulları, enstitüleri açılır. Sportif, kültürel ve sanatsal çalışmalar başlatılır; folklor, tiyatro ekipleri oluşturulur. Azerbaycan’dan Türklerin eğitimi için hocalar getirtilir. Aynı zamanda Azerbaycan’a da Türk öğrenciler gönderilir. Stalin’in, talimatını iletmek üzere, neden Azerilerden oluşan bir heyeti Bulgaristan’a gönderdiği böylece anlaşılmış olur. Kısaca, Stalin, belirlediği yeni eğitim, kültür ve ideoloji politikalarını uygulayacak en uygun kesim Azeriler yani bir başka deyişle Azerbaycan Türkleri olduğu için bu seçimi yapmıştır.
Belirlenen amaca büyük oranda ulaşılır. Sistemle, rejimle barışık aydınlar yetiştirilir. Fakat bunların büyük çoğunluğu aynı zamanda ulusal bilince erişmiş insanlardır. Üstelik özgüvenleri düne göre çok daha artmıştır. Daha da önemlisi sahip oldukları siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların bilincinde olup bunu istemeye de başlamışlardır. Üstelik yüksek doğurganlık ve sağlık koşullarında meydana gelen iyileşmeler sonucu nüfusları daha da hızlı artmaktadır. Bu ise ufukta yeniden kara bulutların toplanması yani göçün belirtilerinin görülmeye başlanması demektir.

Bulgaristan’da bu gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, Yugoslavya’da ise 1953’te başlayan göçlerin neredeyse sonuna gelinmiştir. Oysa bu ülkede de göçün temelleri İkinci Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde, 1944 yılında atılmıştır.

Sosyalizmin kuruluş sürecinde; daha doğru bir deyişle komünist partinin iktidarını pekiştirme sürecinde yaşananlar, Yugoslavya’da da, Bulgaristan’dan pek farklı değildir. Burada da yeni rejimin yerleştirilmesi zora dayalı olmuştur.

Bu konudaki ilk uygulama, 21 Kasım 1944’te üretim araçlarının mülkiyetinin değiştirilmesi şeklinde olur. Çıkarılan bir genelgeyle, başta faşistler olmak üzere, nazilerle işbirliği yapanların ve savaş suçlularının mallarına el konur. Böylece ülke sanayiinin %55’ini oluşturan tesisler devletleştirilir. Fakat yapılanlar bu kadarla da sınırlı kalmaz. Ardından, getirilen yüksek vergilerle de küçük üreticiler devre dışı bırakılır. Artık ekonominin tamamen devletleştirilmesinin önündeki tek engel tarım sektörüdür. Bunun için fazla beklenilmez. 1945’de uygulamaya konan tarım ve mülkiyet reformuyla 35 hektar üzerindeki şahsi ve tüzel arazilerle üzerindeki her türlü tesis, üretim araçları toprağı olmayanlara dağıtılmak üzere kamulaştırılır. Ayrıca getirilen bir düzenlemeyle toprak çalışanın olur. Aslında tüm bunlar, kolonizasyon politikasıyla paralel götürülen uygulamalardır. Fakat bu uygulamalarından en çok Müslümanlar zarar görür. Çünkü ülkede en fazla toprağa sahip olan kesim onlardır.

Toprak ve Tarım Reformu Yasasındaki en büyük tehlike, yoruma açık bir maddenin yasada yer almasıdır. Müslümanlar için de büyük tehlike arzeden bu maddeye göre, mahkeme kararıyla işbirlikçiliği ve halk düşmanlığı saptanmış kişilerin arazilerine el konulabilecektir. Halk düşmanı kimdir, bunu kim belirleyecektir sorusu ise, yoruma açık, kişiden kişiye değişebilecek bir konudur. Çünkü azınlıklara yönelik sistematik bir baskı ve arındırma politikalarının demir bir elle yürütüldüğü ve hukuksuzluğun kol gezdiği bir ortamda işbirlikçiyi ya da halk düşmanını doğru bir şekilde belirlemek pek mümkün olmasa gerektir!

Yeni yönetimin tarımda sektöründe uygulaya koyduğu yıldırma ve tasfiye uygulamaları bu kadarla sınırlı kalmaz. Şimdi sırada acil ihtiyaç duyulan tarım ve gıda ürünlerinin devletin kendi saptadığı düşük fiyattan alması olan Otkup sistemi vardır. İkinci Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından uygulanan bu sistemin yeniden hayata geçirilmesi tarım kesimi üzerine yeni bir yük getirir. Zaten yoksul olan ve büyük bir kısmını Müslümanların oluşturduğu tarım kesimin daha da yoksullaşmasına yol açar. Kısaca Müslümanlar gelişmelerden rahatsızdır ve dahası huzursuzdurlar. Fakat yeni Yugoslavya’nın inşasında özellikle Müslümanlarda rahatsızlığa ve önyargıların oluşmasına yol açan en önemli uygulama 1946’da ortaya çıkar. Bu yıl yapılan yeni Anayasa ile çoğunluğun ve azınlığın sınırları belirlenir. Fakat bu, aynı zamanda yeni Yugosyavya’daki siyasi ve toplumsal sorunların da önemli oranda başlatıcısı olur. Çünkü, Tito’nun kendine manevra alanı sağlamak için yaptığı bu düzenlemeyle, Sırplara, Hırvatlara, Slovenlere, Karadağlılara ve Makedonlara; kısaca Slav kökenlilere millet statüsü verilir. Yani artık hepsi ayrı birer cumhuriyettir. Türkler, Arnavutlar ve diğer Müslümanlar için ise öngörülen milliyet, yani azınlık konumunda bulunmaktır. Oysa Nazi ordularına karşı verilen anti-faşist savaş sırasında bu mücadalede yer alan Müslüman kökenli partizanlara, Yugoslavya Komünist Partisi tarafından Kosova’ya Cumhuriyet statüsü sözü verilmiştir. Vaadlerin yerine getirilmemesi tepkilere yol açar ve Kosova’da isyanlar başlar. Fakat kısa sürede bastırılırlar. Sorunu kökten çözmek isteyen Belgrad, bununla yetinmez. Rankoviç yönetimindeki Halk Koruma Departmanı’nı, Kosova sorununu kökten çözmek amacıyla görevlendirir. Bu birim, savaş esnasında yapılandırılan katı ve acımasız polis gücünden yararlanılarak oluşturulan, Cumhuriyet ve federasyon yönetiminden bağımsız, sadece ve sadece Ulusal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı olan bir organdır. Kısaca devlet içinde devlettir.

Rankoviç göreve gelir gelmez, Kosova ve Voyvodina gibi kendince kritik olarak tanımladığı bölgelerde otoriter ve baskıcı bir yönetim kurar. İleride tehdit oluşturabileceğine inandığı azınlık ileri gelenlerini, faşistlerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle tutuklatır. Fakat sorunu temelden çözmek isteyen Rankoviç, bir adım daha atar ve Kosova’da emirlerinin tartışmasız uygulamasını sağlamak ve bölgeyi tam kontrol altına alabilmek için bürokrasiyi Sırplaştırma yoluna gider. Müslüman olanları bir şekilde görevden uzaklaştırır, yerlerine Sırpları getirir. 1948 yılı istatistiklerine göre, nüfusun yaklaşık %24’ünü meydana getiren Sırplar, devlet memurlarının %42’sini, emeklilerin ise %41’ini oluşturmaktadır. Rankoviç’in bilinçli ve kasıtlı politikalarıyla bu oranlar, ileriki yıllarda Sırplar lehine daha da artacaktır.

Alınan tüm önlemlere rağmen yeni rejimin sıkıntıları, darboğazları bir türlü bitmek bilmez. Uygulamaya konan ekonomik, sosyal ve kültürel politikalar beklenenenin tam aksine sonuçlar doğurur. Bir taraftan işsizlik ve yoksulluk artar, diğer taraftan da azınlıkların muhalefeti ve toplumsal hoşnutsuzluk yükselir. Sıkışan Belgrad yönetimi 1947’de, tüm sorunların çözümü, panzehiri olacağına inandığı 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya sokar. Bu arada azınlıklara da gözdağı vermek için harekete geçer. 1947 yılında Türklerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla kurulmuş bulunan Yücel teşkilatına yönelik bir operasyon gerçekleştirilir. Kurucuları ve yöneticileri arasında yer alan Şuayip Aziz, Ali Abdurrahman Ali, Nazmi Ömer Yakup ve Adem Ali Adem ile aktif üyelerden 11 kişi tutuklanır. Bundan sonraki aşama, yani mahkeme süreci, kanunun suç saydığı eylemlerin yargılanmasından çok, azınlık sorunun çözümüne bir bahane olarak kullanılmak üzere, Türk toplumunun yargılanmasına dönüşür. Mahkeme süreci, hoparlörle tüm Üsküp’e dinletilir. Sanıklara, kendilerini yeterince savunma hakkı bile verilmez. O kadar ki, bir dönemi ve büyük bir siyasi provakasyono aydınlatma iddiasındaki mahkeme, tüm bunları yaklaşık 5 gün süren yargılama sonucunda ortaya koyar. Teşkilatın kurucuları alel acele idama mahkum edilir. İnfazlar ancak 4 ay kadar sonra, uluslararası kamuoyundan bir tepki gelmeyince, 27 Şubat 1948’de gerçekleştirilir. Zaten kimsenin tepki göstereceği de yoktur. Bazı iddialara göre de bu operasyonun arkasında, Yugoslavya’yı, Moskova’nın etkisinden kurtarıp batı blokuna yakınlaşmasını sağlamak isteyen İngiltere vardır. Aslında bunda en büyük başarı belki de, Londra’nın bu düşüncesini, beklentisini ve dünyadaki gelişmeleri sağlıklı bir şekilde Yugoslavya’nın lehine yorumlayan ve denge politikası izleyerek üçüncü dünya hareketinin liderliğine oturmak isteyen Tito’nundur.

Neyse! Kısa süren bu yargılama sonucunda, yakalanan diğer 59 kişi de 1 ile 20 yıl arasında hapse mahkum edilir. Bu yargılama biçimi ve sonuçları, Türk toplumunun oradaki varlığını ve geleceğini sorgulaması açısından önemli bir süreç olur. Sosyalist Yugoslavya’nın inşasında reformlar sadece ekonomik ve siyasi alanlardaki uygulamalarla sınırlı kalmaz. Radikal ve devrimci bir dönüşüm yapmak isteyen yeni rejim, sosyal ve kültürel konularda da büyük reform uygulamalarına gider. Dinsel ve kültürel yaşama da el atar. Fakat burada da büyük bir çatışma söz konusudur. Çünkü bu değişimin neye ve kime göre yapılacağı yine yerel yöneticilerin keyfiyetine kalmıştır. Bu uygulamalardan Ortodoks kilisesi, turizm gerekçesiyle fazla rahatsız edilmez. Fakat özellikle Katoliklere ve Müslümanlara büyük kısıtlamalar getirilir. Katolik papazlar ve hocalar kovuşturmaya uğrar. Bu dinsel ayrımcılık, başta Hırvat ve Müslümanlar olmak üzere, Ortodoks olmayan diğer dinsel topluluklar içerisinde de huzursuzluk yaratır.

Aslında reformlar, tüm ülkenin modernleşmesini sağlamaya yönelik bir süreçtir. Fakat bazen yerel yönetimlerin keyfi tutumu, bazen de amaçladığı hedef, Müslüman toplumun yaşamını doğrudan ve derinden etkiler. Özellikle de kültürel değişimi öngören reformlar insanların yaşam biçimini ve değerlerini kökten değiştirir. Bazen uluslararası anlaşmalardan doğan haklarının dahi ellerinden alınması sonucunu doğurur. Örneğin, 1946’da İslami adalet mercileri kapatılır, mali kaynakları kesilir. Savaştan sonraki ilk 3-4 yıl boyunca Türkçe, eğitimden, kültürel faaliyetlerden ve edebiyattan çıkarılır. Dahası Türk öğretmenlere görev verilmez. Bazen Türkiye radyolarını dinleyenlerin göz altına alınması gibi aşırılıklara gidilir. Tarlalarda kadın erkek birlikte çalışmak zorunda bırakılır. 1947 yılında uygulamaya konan 1. Beş Yılık Kalkınma Planı daha ilk yılın sonunda belirlenen hedeflerden sapar. Üretim planlanandan çok düşük gerçekleşir. Ülkede huzursuzluk had safhadadır.

Belgrad yönetimi şaşkındır ve çaresizdir. Çünkü aynı anda hem iç hem de dış sorunlarla boğuşmak zorundadır. İçeride reformlara karşı ortaya çıkan direnişle mücadele ederken dışarıda da; bazı siyasi gelişmelere olan farklı bakış nedeniyle, Stalin ile kavga etmektedir.

Kavgadan geri adım atmayan Tito, 1948’deki Komintern toplantısından sonra Stalin ile olan bağlarını tümden koparır. Bu gelişme üzerine Yugoslavya, Sovyet-Arnavutluk çemberine alınır. Kosova’da isyanlar ve silahlı çatışmalar yoğunlaşır. Bu ise Stalin kontrolünde Büyük Arnavutluğun kurulması, Yugoslavya’nın parçalanması, Tito yönetiminin devrilmesi; kısaca Adriyatik’e kadar tüm bölgenin kesintisiz bir şekilde Moskova’nın etki alanına girmesi; Yunanistan’da biten iç savaşın yeniden başlaması, Türkiye’nin Moskova tarafından abluka altına alınması; yani Yunanistan ile Türkiye’nin batı blokundan tecrit edilmesi demektir. En azından, sonraki uygulamalar da göstermiştir ki, gelişmenin batı blokunca algılanışı böyledir.

Algılama böyle olunca çözüm de buna yönelik olur. Yugoslavya’yı rahatlatmak için gerilime neden olan ekonomik, sosyal, siyasal olayların ortadan kaldırılmasına çalışılır. Bu amaçla, Amerika ve İngiltere öncülüğünde yoğun bir ekonomik yardım sağlanır. Amaç Tito’yu ayakta tutmak ve batı blokuna daha fazla yakınlaştırmaktır. Fakat yapılan tüm yardımlara rağmen işsizlik ve azınlık sorunları ile üretim ve yatırımların yetersizliği Yugoslavya´daki siyasi ve ekonomik istikrar için hala büyü bir tehdittir. Dolayısıyla yapılan yardımların kısa sürede sonuç vermesi için içteki muhalefetin zayıflatılması, başka bir deyişle bu sonuçları doğuran nedenlerin bir an önce ortadan kaldırılması gerekmektedir. Çözüm, reformlara en büyük direnci gösteren kesimlerin, yani Müslümanların göç ettirilmesidir. Çünkü yeni rejimin kültürel reformlaına en büyük tepki, muhalefet, bundan en çok etkilenen Türkler ve Müslümanlardan gelmektedir. Yaşanan tüm huzursuzluklara, ekonomik darboğaza, siyasi karışıklıklara ve iktidarının tehlikeye uğramasına rağmen Tito, reformlar konusunda geri adım atmaz. Özellikle kültürel reformlara en büyük muhalefeti gösteren Türkleri ve Müslamanları yatıştırmak yerine daha da üzerlerine gidilir. 28 Eylül 1950 tarihinde çıkarılan kılık kıyafet reformu ile ferace giyilmesi yasaklanır. Sanki, amaç, çatışmanın ve huzursuzluğun daha da artmasıdır. Kurala uymayanlara ağır para cezaları getirilir. Günümüz açısından pek bir anlam ifade etmeyen bu uygulama, o dönemde Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılanır. Hıristiyanlara benzetilmek isteniyor düşüncesiyle, her türlü hak ve özgürlüğün yasaklandığı, baskı altına alındığı bir dönemde protesto edilir ve yerel ayaklanmalar başlatılır. Fakat, bir sonuç elde edilemez.

Çünkü Moskova’nın gözden çıkardığı Tito’yu yanına çekmek; en azından tarafsız kalmasını sağlamak isteyen batı bloku Yücelciler’in yargılanmasında da olduğu gibi sesini çıkarmaz. Bu arada Türkler ve Müslümanlar akılları ve güçleri yettiğince dertlerine çare aramaktadır. Derinden gelen bir ses çareyi fısıldar ve “göç etmeli, bolluk ülkesi Türkiye’ye göç etmeli, gitmeli” der.

Oyun tutmuş ve Rankoviç’in demir eliyle sağlanmaya çalışılan politika amacına ulaşmıştır. Sovyetler Birliği tarafından kuşatılmaktan çekinen Türkiye de, hiç ihtiyacı olmadığı, dahası yurtdışına işçi gönderdiği bir dönemde göçü kabul etmek zorunda kalmıştır.

Göçlerin nedenleriyle ilgili olarak öne sürülen bir başka ilginç görüş ise, Türk iç siyasetindeki bazı beklentilerin bunda etkili olduğudur. Bu görüşün savunucularına göre, dönemin hükümeti, Soğuk Savaş’ta, Batı Blokunun politikalarını, görüşlerini haklı çıkarmak ve durumu iç politikada da siyasal malzeme olarak kullanmak için göçü desteklemiştir. Aslında göçün, Fuat Köprülü ile Adnan Menderes´in 13-18 Ekim 1952´de İngiltere´de yaptıkları görüşmelerin sonrasına rastlaması bu görüşü doğrular niteliktedir.

Nedeni ne olursa olsun sonuçta Ocak 1953’de göç görüşmelerine başlanır. Yapılan anlaşma sonucu aynı yılın sonuna doğru Yugoslavya’dan Türkiye’ye yönelik göçler başlar. Göçlerin yaşandığı, iki ülke arasında dostluk ilişkilerinin geliştirildiği bir dönemde Yugoslavya’da, Rankoviç’in demir eliyle, Müslümanlara yönelik yeni bir baskı politikası uygulamasına geçilir. Özellikle 1955 yılından itibaren, hem Enver Hoca ve Stalin destekli grupları zayıflatmak, hem de göç edenlerin sayısını artırmak amacıyla, Kosova’da sivillerden zorla silah toplanmasına başlanır.

Yaşanan tüm bu ve benzeri olaylardan sonra 1953-60 yılları arasında Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan insanların sayısı, konunun uzmanlarından Cevat Geray’a göre 172 bin 571’dir. Bu konuda aynı dönemle ilgili olarak T.C. Köy İşleri Bakanlığı’nın kayıtları ise 151 bin 889 olarak vermektedir. Yine bakanlığın göçlerle ilgili kayıtlarına göre 1953-1967 yılları arasını kapsayan dönemde gelenlerin sayısının ise 175 bin 392’dir. Aynı dönemle ilgili olarak Arnavut yazarlar ise 450 bin 821 rakamını vermektedir. Makedonyalı ünlü Türk araştırmacılardan Yusuf Hamzaoğlu’na göre 1952-1975 yılları arasında 296 bin kişi, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. 1997 yılında ise rakam 350 bine ulaşmıştır.

Kısaca Türkiye, Cumhuriyetin ilanından 1960 yılına kadar 37 yıl kapsayan dönemde, 1 milyon 519 bin 368 göçmen kabul etmiştir. Bunun 1 milyon 204 bin 205’inin iskanı kayda alınmış, 315 bin 165’inin ise alınmamıştır. Bu sayının yaklaşık % 31’ini Bulgaristan, % 34’ünü Yunanistan, %23’sini Yugoslavya’dan ve %8’sini ise Romanya’dan gelenler oluşturmuştur.

1960’lara gelindiğinde Yugoslavya’dan kaynaklanan göçler durma noktasına gelmiştir. Fakat durma noktasına gelen sadece Yugoslavya göçleridir. Oysa Balkanlarda Türkiye’ye yönelik göçlerin yaşandığı daha nice ülke vardır. Bunlardan biri de Yunanistan’dır. Bu ülkeyle yapılan anlaşma gereği 1957-58 yılında çok az sayıda Batı Trakya Türkünün, Türkiye’ye göç etmesine izin verilir. Benzetme doğruysa, çorbanın köpüğü alınır.

1950’lerin sonuna doğru asıl büyük göç işaretleri Bulgaristan’dan gelmeye başlamıştır. Çünkü, Sofya, 1952-56 yılları arasında verdiği haklardan beklediği sonucu elde edememiştir. Dahası beklentinin tam tersi gelişme yaşanmıştır. Yetiştirilen sosyalist Türk aydınlar, Sofya’nın beklentilerine cevap vermekten çok kendi isteklerini ortaya koymaya, başka bir deyişle haklarını dile getirmeye başlamışlardır. Bu, Sofya yönetimi tarafından kabul edilebilecek bir gelişme değildir. İmdada Stalin’in ölümü yetişir. Bu kişinin ölümüyle birlikte yerine Kruşçev’in geçmesiyle, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde olduğu gibi diğer komünist partilerde de Stalinistler tasfiye edilir. Aynı zamanda Stalin tarafından dikte ettirilen politikalar da terkedilir.

Stalin’in ölümüyle birlikte Bulgaristan Komünist Partisi’nde de bir iktidar mücadelesi başlar. 1950’de Vasil Kolarov’un ölmesiyle, gücü eline geçiren katı Stalinist Vılko Çervenkov, 1953’te Stalinin ölümüyle güç kaybetmeye başlar. 1954’te parti birinci sekreterliğine Todor Jivkov’un getirilmesiyle, sadece başbakan olarak kalır. Bu durumu da 1956’da son bulur. Son bulan sadece Çervenkov yönetimi değildir. Çervenkov yönetimiyle birlikte, sosyalist Türk aydını yetiştirme projesi de ortadan kalkar. Okulları kapatılır, verilen tüm hakları geri alınır. Bundan sonra aslolan ideoloji değil reel durumdur, yani terminolojik tabiriyle reel-sosyalizmdir. Artık sınıf mücadelesi ve Marksizm sadece sözdedir. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı sözü sadece batı dünyası için kullanılır, Bulgaristan sınırları dahilinde adı bile edilmez.
Hakların gaspı konusunda ilk işaret, 1956 Nisan’ında BKP Merkez Komitesi’nin geniş oturumunda verilir. Yönetimi ele geçiren Todor Jivkov, burada, tek sosyalist devlet, tek sosyalist ulus tezini ortaya koyar. Ortam belirsizdir ve gergindir. Türkler gelişmelerden huzursuzdur ve beklemededir.

Suskunluk bazı yerlerde yerini örgütlenmeye bırakır. Bu alandaki ilk örgütlenme çabası 1957 yılında Mestanlı’ya yani Momçilgrad’a bağlı Çorbacılarda yani Çorbaciysko’da ortaya çıkar. Nuri Adalı, Haşim Vatansever ve daha birkaç cesur adam, kurdukları “Atatürk Derneği” ile toplumsal muhalefet yapmaya, Türkleri örgütlemeye çalışırlar. Gelişmelerden rahatsız olan Sofya, baskıyı iyice artırır. Derneğin çalışmaları çok kısa sürede açığa çıkarılır ve kurucuları tutuklanıp hapse atılır. Fakat bu uygulamalarda asıl dikkati çeken nokta, Sofya yönetiminin, Türk aydınları tasfiye etme konusundaki kararlılığıdır. Aslında, Türk ve Müslüman toplumun önderlerinin ve aydınlarının göç ettirilmesi, Osmanlı egemenliği son bulduktan sonra, bütün bölge ülkelerinin uyguladığı bir politika olarak günümüze kadar süregelmiştir.

Todor Jivkov yönetimindeki BKP Merkez Komitesi geniş oturumunda alınan kararlar ivedilikle ve ayrıcalıksız uygulanmaya konur. İşyerlerinde Türklerin 8’de 1 oranında olması ilkesine uyulmaz. 1949’da devletleştirlen fakat Türkçe eğitim vermeye devam eden Türk okulları, 1960’ta Bulgar okullarıyla birleştirilerek tamamen kapatılır. Türkçe eğitimi yasaklanır. 50 binde 3200 olması gereken üniversite mezunu Türk sayısı, olması gerekenden 20 kat daha az bir oranda tutulur. En önemlisi ise Türklerin, Bulgar kökenli oldukları tezlerinin işlenmesine başlanır. Kültürel ve dinsel baskılar artırılır, sünnet yasaklanır. Kısaca Sofya’nın asıl amacı Türkleri, gitmekle asimile olmak arasında bir tercihte bulunmaya zorlamaktır. Aslında Bulgaristan’ın bu kadar rahat davranabilmesinin temelinde, o dönemde Türkiye’nin, hem iç hem de dış siyasal sorunlarla uğraşmasının büyük rolü bulunmaktadır. Tüm enerjisini bu konulara harcayan Ankara’nın, Bulgaristan’daki gelişmelerle ilgilenecek hali yoktur. Bulgaristan da, Türkiye’de 1960 ihtilaline giden süreci ve Yunanistan ile Kıbrıs konusunda yaşanan sıkıntıları kendi lehine en iyi şekilde kullanarak, Türklere yönelik politikalarını çok rahat bir şekilde hayata geçirmiştir.

Sofya yönetiminin yeni politikalarından, baskılarından ve gelişmelerden rahatsız olan Türklerde, yeniden göç etme fikri oluşmaya başlar. 1963 yılından itibaren Türk temsilcilikleri, yeniden, göç etmek isteyen Türklerle dolup taşar. Göç dilekçesi verenlerin sayısı bir yıl içinde 54 bine, kısa bir süre sonra da 400 binlere ulaşır.

Asıl derdi, Türklerin toplam nüfusa oranını %10’un altında tutmak olan Sofya yönetimi, göç talebinin bu kadar artmasından rahatsızdır. Çünkü birden yüzbinlerce insanın gitmesi ülke ekonomisinde, özellikle de tarımda büyük sorunlara neden olabilecektir. O zaman yapılması gereken, kontrollü bir göçtür. Bu sayede hem asıl amaç olan Türklerin sayısının toplam nüfusun %10’unun altına çekilmesi hedefine ulaşılmış olacak, hem de ekonomik sıkıntıya düşülmeyecektir.

Bulgaristan ile Türkiye arasında göçün tekrar gündeme gelmesine neden olan gelişmelerden biri de parçalanmış aileler sorunudur. İki ülke arasında gerçekleşen 1950 göçlerinden sonra ailenin bir kısmı Bulgaristan’da kalmış, diğer kısmı ise Türkiye’ye gelmiştir. Bu ise insanlarda büyük sıkıntılara yol açmıştır. Fakat göçlerin belki de asıl nedeni yine her zaman olduğu gibi Türklerin ve Müslümanların sayısının hızla artmasıdır. O kadar ki, bir yıl önceki yoğun göçe rağmen, Müslümanların sayısı, 1952 yılına gelindiğinde hala 1 milyonun üzerindedir. Bunun 800 bin kadarını Türkler, geri kalanını ise diğer Müslüman gruplar oluşturmaktadır. Sofya açısından, en az Türklerin hızla çoğalması kadar önemli olan bir konu ise, Bulgarların doğurganlık oranınındaki düşüklüktür. 1968 yılı istatistik verilerine göre Bulgaristan’da doğan 80 bin çocuktan yalnızca 20 bini Bulgardır. Bunun Bulgaristan yöneticileri tarafından algılanışı ise çözümlenmesi gereken büyük bir tehdittir. Aslında demografik dengenin hızla Bulgarlar aleyhine bozulması, Sofya için günümüzde de yine en büyük sorun olarak ortada durmaktadır. Fakat bu kez, eskiden daha farklı bir söylem kullanılır. Yani artık Türklerin nüfusunun artmasından değil Bulgarların azalmasından bahsedilmektedir. Neyse! Müslümanların nüfus artışını bağımsız bir Bulgaristan için tehdit olarak gören ve bunu çözmekte kararlı olan Sofya, 1956’ya gelindiğinde bu azınlık sorununu sayılarla oynayarak çözmeye çalışır. 1 Aralık 1956 günü yapılan ve BM’lere bildirilen Bulgar Genel nüfus sayımına göre, Bulgaristan’daki Türk nüfusunu 656 bin 25 olarak gösterir. Diğer Müslüman grupların toplam sayısı ise yaklaşık 204 bindir. Doğumlarla meydana gelen nüfus artışına rağmen Türklerin sayısı bir öncekine göre 150 bin az gösterilmiştir.
Gerçekler ise çok farklıdır. O kadar ki 1969’a gelindiğinde Bulgaristan’da Türk nüfusunun 1 milyonu aştığı görülmüştür. Müslümanların toplam sayısı ise 1 milyon 500 bine ulaşmıştır. Bulgaristan gelişmelerden huzursuzdur. Çünkü, Sofya’ya göre, Türklerin ve Müslümanların sayısı demografik dengeyi tehdit edecek kadar artmıştır. Bu ise Bulgaristan açısından, bir an evvel çözüm bulunması gereken bir sorundur.

Tüm bu gelişmeler sonucunda iki ülke arasında 1968 yılında göç anlaşması imzalanır. Bu anlaşma uyarınca 1969-78 yılları arasında 130 bin kişi Türkiye’ye göç eder. Oyun tutmuş ve Bulgaristan bir kez daha amacına ulaşmıştır.

Yıl 1974. Gerçekleştirlen barış harekatı, tekrar sağlanan huzur, Kıbrıs’ta dinen acılar ve yaşanan mutluluk. Fakat her şeyin bir bedeli vardır. Kıbrıs’ın bedelini öncelikle Batı Trakya’daki Türkler öder. Kendilerine yönelik pikolojik bir savaş başlatılır. Resmi güçlerin yapmadığını, yapamadığını ırkçı, faşist gruplar yapar. Rumca “Türklere Ölüm” türünden bildiriler dağıtırlar. (Akın 13 Mart 1973). Ayrıca yerel basında da aynı türde saldırılar artar. Türkler huzursuzdur. Günleri, bugünü de sağ salim atlattık diye şükrederek geçirirler. Çok kısa bir süre sonra da huzursuzluğun boşa olmadığı anlaşılır. Azınlığın kutsal bildiği tüm değerlere saldırılar başlar. Irkçılığın korkunç yüzü kentlerden kasabalara ve oradan da köylere kadar uzanır. (Akın 25 Eylül 1975, 6 Nisan 1975, Azınlık Postası 31 Ağustos 1976, Akın 4 Eylül 1976, Akın 9 Şubat 1973, 6 Mayıs 1977).
Olaylara karışanlar çok hafif cezalarla kurtulur. Verilen hapis cezaları da para cezasına çevrilir. Para toplama işini ise kilise organize eder.

Kıbrıs’ta sıcak çatışmanın bitmesi ve Yunanistan’da askeri cuntanın devrilmesi Batı Trakya’daki Türkler açaısından hiçbir olumlu sonuç doğurmaz. Yunanistan’a gelen demokrasi Batı Trakya’ya gelmek bir yana uğramaz bile. 1967 yılında askeri yönetim tarafından alınan kararlar, getirilen uygulamalar, gerçekleştirlen yasal değişiklikler aynı şekilde sürdürülür. Vakıf ve müftülük yönetimlerinin atamayla oluşturulmasına, adında Türk kelimesi olan derneklerin faaliyetlerinin yasaklanmasına devam edilir.

Yasaklar ve getirilen sınırlamalar saymakla bitmez. Batı Trakya’da Türklerin ev yapması ve onarması neredeyse tamamen yasaktır. Traktör ehliyeti almak başlı başına bir sorundur. Eğitim konusu içinden çıkılmaz bir derttir. İşyeri açmak ise olanaksız denecek kadar zordur. Sahip oldukları topraklardan olmaları, yani toprakların ellerinden alınması ise çok kolaydır. Sıkıntı had safhadadır ve Batı Trakya’da yaşamak gün geçtikçe zorlaşmaktadır. İşsizlik ise sorunun bir başka boyutudur.

Tüm bu ve benzer daha nice uygulamalar ve yaşananlar nedeniyle pek çok Batı Trakyalı Türk, çözümü yurtdışında arama yoluna gider. Fakat bu, aynı zamanda yeni bir sorunun da başlangıcı olur. Gidenler 1955 yılında çıkarılan 3370 sayılı Vatandaşlık Yasası’nın 19. maddesi uyarınca vatandaşlıktan atılır.

Atina, bu maddeye dayanarak Yunanistan’ı kaçak olarak terk eden Türkleri, derhal Yunan vatandaşlığından çıkarır. Fakat kaçak olan kimdir? Aslında insanları, özellikle de Yunanca okuma yazma bilmeyenleri bu duruma düşürmek çok kolay olur. Bu insanlara, bütün pasaportlarda basılı olarak bulunan “Dönüş dahil birden fazla seyahat için geçerlidir” ibaresinin “dönüş dahil” sözcükleri karalanmış olarak verilir. Ve kaçak konuma düşürülür.

Normal Pasaportla ülkeyi terk edip Türkiye’de uzun süre yaşayanlar da sık sık Yunan vatandaşlığından çıkarılırlar. Bundan da en çok eğitim amacıyla Türkiye’de bulunanlar etkilenir. Ekonomik zorluklar içindeki Batı Trakya Türkleri, Türkiye’nin yanı sıra özellikle Almanya’ya da çalışmak için gitmeye başladıktan sonra bu meşhur madde, göçmen işçiler için de işletilmeye başlanır. Sadece 1991 yılında ki, o zaman Yunanistan AB’nin bir parçasıdır, yine vatandaşlık yasasının 19. maddesine dayanarak, istekleri dışında vatandaşlıktan çıkarılan Batı Trakyalı Türk sayısı 544’tür. Yani AB, 544 kişiyi vatandaşlıktan atmış olmaktadır. (Batı Trakya’nın Sesi, Mayıs 1991, s.3-15).

Tüm bu ayrımcı ve arındırmacı politikalar sonucu 1970’ten 19. maddenin iptal edildiği 1998’e kadar, en az 70 bin kişinin Türkiye’ye göç ettiği sanılmaktadır. Sadece 19. maddeye dayanılarak vatandaşlıktan atılanların sayısı AB verilerine göre, Avrupa ve Türkiye’de yaşayanlar dahil, 60 bin 4’tür.

Yıl 1984. Mevsim kış ve aylardan aralık. Aylardır, haftalardır, günlerdir süren kuşku, olmaz denilen, inanılmak istenmeyen şey gerçek olur. 24 Aralık sabahı “Soya Dönüş” projesi hayata geçirilir. Dağ taş askerdir. Kuş uçmasına bile izin verilmemektedir.

Aslında Müslümanların isim değişikliği 1878’de başlayıp belirli aralıklarla günümüze kadar devam etmiş bulunan bir süreçtir. Yaşanan tüm rejim değişikliklerinde değişmeyen tek şey isim değişikliğidir. 1972-74 yıllarında Pomakların isimleri zorla değiştirilir. Dünya sessizdir. 1981-83 yıllarında Çingenelerin adları değiştirilir, dünya yine sessizdir. Bundan cesaret alan ve 1980’lerin başında rejimin sonunun gelmekte olduğunu gören Sofya, azınlık sorununu kökten çözmek için elini çabuk tutar. 1984 yılının ocak ayında “Soya Dönüş” uygulamasını başlatır. Çünkü Türk nüfusu ve artışı Sofya’yı korkutacak boyuttadır.

Soya dönüş kampanyasına ilk tepki, Eğridere’nin yani Ardino’nun Tosçalı köyünde olur. Ardından da Kirli’nin yani Benkovski’nin köylerinde. Etraftaki köylerde yaşayan binlerce insanın hep birlikte haklarını aramak için Yoğurtçular köyünde toplanmaya başlamasıyla ilk ölümler meydana gelir. Açılan ateş sonucu ilk öldürülelerden biri de altı aylık Türkan’dır. Köyler ayaktadır artık. Herkes akın akın Cebel’e ulaşmak derdindedir. Olayların büyümesinden korkan yöneticiler, bölgedeki tüm askeri ve polis güçlerini bu kasabaya toplar. Tüm giriş çıkışlar kontrol altındadır. Güvenlik güçleri ve halk ilçenin, Asarcık yani Rogozçe çıkışında Cebel Çayı üzerinde bulunan köprüde karşı karşıya gelir. Cebel’de gerilimin yaşandığı bir anda Türkler, Mestanlı’da da isim değişikliğini protesto etmek için bir araya gelmiştir. Ortam gergindir. Cebel’deki olaylardan dolayı sayıları azalmış bulunan güvenlik kuvvetleri toplanan kalabalıktan korkar ve panikleyip göstericilerin üzerine ateş etmeye başlar. Çok sayıda ölüm olur. Gösteriler ülkenin her tarafında yayılır. Tabi ki, ölümler de… En büyük direnişin gösterildiği ve çatışmaların yaşandığı yerlerden biri de İslimye’nin yani Sliven’in Yablanova yani Alvanlar köyüdür. Güvenlik güçleri, 3 gün süren büyük bir direniş ve kuşatmadan sonra ancak zırhlı araçlarla köye girebilirler.

Bundan sonra Bulgaristan’da Türkler için var olan tek bir gerçek, katlanılması zor bir baskıdır. Onlara, yaşamın her alanında dayatılan ve duygularını kendi iç dünyalarında bastırmayı, boğmayı ve yok etmeyi amaçlayan bir baskı politikasıdır bu. Yaşanan sadece bir isim değişikliği değildir. Aslında isim değişikliği ile kastedilen 1985-89 yılları arasında yaşanan tüm baskılar ve acılardır.

Sokakta, evde, okulda, işyerinde kısaca, her yerde Türkçe konuşmak yasaklanır. İnsanlara birbirlerine heryerde, yeni isimlerle seslenmelsri dayatılır. Arkadaşın arkadaştan şüphe etmesi sağlanır.. Herkes şüphe içindedir ve birbirinden korkmaktadır. Herkes biribirnin gözünde ajandır, muhbirdir. Bu toplumsal korku ve paranoya sistem tarafından da sürekli pompalanır. Küçük çocuklar bile olaya alet edilir. Ailelerinin evde hangi dili konuştuğu, birbirlerine hangi isimle seslendikleri çocuklardan öğrenilmeye çalışılır. Cenazeleriniz artık sizin değildir. George Orwell, 1984 adlı romanını sanki bu günler için yazmıştır.

Tüm baskılara rağmen ilk şok dalgasını atlatan Türkler, yavaş yavaş organize olmaya başlar. 1980’lerin sonuna doğru hakların iadesini temin için örgütlenirler ve kitlesel hereketler düzenlerler. Artık ok yaydan çıkmıştır bir kere. Türklerin tertiplediği ilk toplumsal muhalefet 19 Mayıs 1989’da Kırcaali’nin Cebel kasabasında gerçekleşir. Todor Jivkov iktidarı, başını Türklerin çektiği demokratik hakların talep edildiği toplumsal muhalefetle sarsılmaktadır. Bu sarsılma 10 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla etkisini Doğu Avrupa’da da gösterir.

Tüm dünya Bulgaristan’a, sorunu çözmesi için baskı yapar. Sofya yönetiminin buna verdiği yanıt ise, geçmişte de her zaman olduğu gibi, toplumsal muhalefeti yönlendiren Türk ileri gelenlerini, aydınlarını sınırdışı etmek olur. Bununla da yetinmeyen Jivkov, ardından Türkiye’den de sınırları açmasını ister. Türkiye Cumhuriyeti başbakanının yanıtı net ve kesindir:

Özal: “Jivkov’un blöfünü gördüm. Kapıyı açtım. Hadi gönder bakalım, görelim.” Turgut ÖZAL’ın bu sözleri üzerine Bulgaristan Türkleri sınıra yığar. Oyun bir kez daha tutmuş ve Sofya amacına ulaşmıştır.

Tüm bu yaşananlar sonucu sadece 1989 yılında 320 bin bin Türk zorunlu göçle Türkiye’ye gelir.

Bunlardan çok küçük bir kesim uyumsuzluk ve Bulgaristan’da meydana gelen demokratikleşme sonucu geri döner Fakat Türkiye’ye yönelen bu insan selinin akışı durmaz. 1989 ile 1991 yılları arasında da 300 bin kişi daha Türkiye’ye göç eder. Bu durum, Bulgaristan’ın AB’ye tam üyelik tarihinin kesinleştiği 2 binli yıllara kadar azalarak ta olsa böyle devam eder. Bugünkü rakamlara göre 1989 sonrasında Türkiye’ye göç etmiş bulunan Türklerin toplam sayısı 600 bini bulmaktadır. Fakat Türkiye’de vatandaşlık almadan bulunanlarla birlikte bu sayının daha da yüksek olduğu tahmin edilmektedir.

Bulgaristan’da bugün hala 800 bin civarında Türk yaşamaktadır. Gayri resmi rakamlara göre ise bu sayı 1 milyonun üzerindedir. Müslümanların toplam sayısının ise 2 buçuk milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Belki de Türkleri göç ettirmenin asıl nedeni, geçmişte de olduğu gibi, Bulgarların, ülkelerinde azınlık durumuna düşme korkularıydı. Fakat gelinen nokta da göstermektedir ki, azınlık sorununu çözme yolunda son 150 yıldır yapılanlar boşunaymış. İşin özü, azınlıklara yönelik baskı ve asimilasyon uygulamaları insanlara acı vermekten, ülkeler arasında düşmanlık yaratmaktan ve ülkelerin kaynaklarını boşa harcamasından; dolayısıyla Balkanların, Avrupa’nın en geri bölge olarak kalmasından başka bir işe yaramamıştır.

1990’lardan itibaren Sosyalist blokta önemli gelişmeler yaşanır. Komünist parti iktidarları tek tek çöker. Ülkeler çok büyük bir siyasi ve ekonomik kriz yaşamaya başlar. İşsizlik, özellikle azınlıklarda, en büyük sorundur. Bu dönemdeki; özellikle 90’ların ortalarından sonra yaşanan göçlerin önemli bir bölümü, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde ortaya çıkan savaş hariç, büyük çoğunlukla ekonomik ağırlıklıdır. Fakat bu defa göçün yönü artık Türkiye değil, Avrupa’dır. Çünkü, özellikle bölge ülkeleriyle Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesi, demokatikleşme yolunda önemli mesafelerin alınışı, her şeyden önemlisi Avrupa Birliğine katılım, Türkiye’ye yönelik göçlerin durmasına yol açmıştır. Bu kadar olumlu gelişmenin yaşandığı Balkanlarda hala aşılması gereken önemli bölgesel sorunlar da bulunmaktadır. Bunların başında da Kosova sorunu gelmektedir. Çünkü bu sorunun çözümlenememesi Balkanlarda eski hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Fakat bugün gelinen nokta, bu sorunları ortadan kaldıracak bir ortam yaratmıştır. Kısaca barış adına umutlanmak için bir fırsat doğmuştur. Geçmişte Osmanlı Barışına benzer bir yapı olan Avrupa Birliği, bu konudu büyük bir şans sunmaktadır. Fakat gerçek barışın sağlanabilmesinin yolu, geçmiş örneklerde de görüldüğü üzere, Balkan ülkelerinin tamamının tüm önemli uluslararası kuruluşlarda birlikte bulunmalarıyla mümkün olmaktadır.
AB değerleri doğrultusunda azınlık haklarının güvence altına alınması, özellikle Balkanlarda barışın sağlanması için çok önemli bir gelişme olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Fakat Balkanlarda barışı sağlamada AB’nin en büyük katkısı sınırların değişmezliğini garanti altına alması konusunda olmuştur. Özellikle Balkan ülkeleri arasındaki savaşların ve katliamların salt bir karış daha fazla toprak elde etmek uğruna yapıldığını ve korkuların hep bu yönde olduğunu düşünürsek, bu gelişmenin ne kadar büyük bir adım olduğu ortadadır. Fakat bölge ülkeleri arasında asıl kalıcı barışın sağlanması ancak ve ancak karşılıklı olarak kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesiyle mümkün olabilecektir. Özellikle de bölge ülkeleri arasında ekonomik ve ticari ilişkilerin karşılıklı bağımlılık haline gelmesiyle.

Balkanların, günümüzde, barışa dünden daha yakın olmasını sağlayan önemli bir gelişme de uluslararası konjonktürde meydana gelen gelişmelerdir. Bugün, bölge barışını tehdit eden dış faktörler düne göre çok azalmıştır. Geçmişte bölgede çatışmaya neden olan büyük ülkeler arasındaki egemenlik mücadelesi günümüzde şekil değiştirmiştir. Almanya, İngiltere ve Fransa AB içinde yer alarak bölgeye yönelik amaçlarını, en azından bir noktaya kadar, ortak bir paydada birleştirmişlerdir. Rusya ise yakın bölgesel sorunlarıyla uğraşmaktadır. Daha da önemlisi, günümüzde egemenlik kavramı nitelik değiştirmiş askeri olarak bölgeye hakim olmaktan çok ticari ilişkileri geliştirmeye ve bu yolla etkinlik sağlamaya dönüşmüştür. En önemlisi ise uluslararası sermaye, bölgede çıkarlarını tehlikeye atacak bir çatışmaya, maceraya izin vermemektedir. Fakat günümüzde bazı belirtiler, bazı Balkan ülkelerinin azınlıklar konusunda hala eski ırkçı yaklaşımlarını terk etmediklerini göstermektedir. Azınlık sorunu bulunan daha doğrusu azınlık durumuna düşme korkusu bulunan pek çok ülke hala günümüzde de, dolaylı politikalarla da olsa, göçü desteklemektedir. Örneğin, azınlıkların eğitim, işsizlik sorunları çözümlenmeyerek bu insanların, doğdukları topraklardan başka ülkelere gitmeleri sağlanmaktadır. Yine, vatandaşlarının bulunduğu ülkelerle, Bulgaristan Türkiye örneğinde de olduğu üzere, sosyal haklar anlaşmaları yapılmayarak göçler ya da daha doğru bir deyimle sürgün, dolaylı olarak desteklenmektedir. Örneğin, Türkiye’de çok sayıda Bulgaristan vatandaşı, iki ülke arasında bu tür bir anlaşma olmadığından dolayı sosyal haklarını Bulgaristan’a aktaramadıklarından geriye dönememektedir. Çok sayıda çifte vatandaş kişi de yine bu nedenle, doğduğu topraklara dönüp yerleşememektedi. Oysa aynı Bulgaristan, daha çok Bulgar soyluların bulunduğu Almanya, İspanya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerle sosyal hakların tanınması anlaşmalarının imzalamış ve sorunu çözüme kavuşturmuştur. Fakat her şeye rağmen gelecekte, bölgede, barış adına umutlanmak için yine de pek çok neden bulunmaktadır. En önemlisi de Balkan halklarının Osmanlı Barışı altında beş yüzyıl süren birliktelikleridir.

Metin EDİRNELİ
Prodüktör
TRT Ankara TV

KAYNAKÇA

-Bulgarların Aldığı Türkçe Adlar ve Soyadlar Sözlüğü (Türker Acaroğlu)
-Bulgaristan Türkleri Üzerine Araştırmalar (Türker Acaroğlu),
-Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri (Doç.Dr. Nedim İpek),
-Rumeli’den Türk Göçleri 1912-1913 (Doç.Dr. Ahmet Halaçoğlu),
-Balkan Türklüğü (Yusuf Hamzaoğlu),
-Balkan Diplomasisi (Ömer E.Lütem, Birgül Demirtaş Coşkun),
-Yeni Balkanlar Eski Sorunlar (Kemal Saybaşalı, Gencer Özcan),
-Bulgaristan’da Türk Kültürü (Prof. Dr. Hüseyin Memişoğlu)
-Bulgaristan’da Türk Kültürü (Prof.Dr. Hüseyin Memişoğlu)
-Osmanlı’dan Cumhuriyete Balkanların Makus Talihi Göç ( H.Yıldırım Ağanoğlu)
-Balkanlar 1804-1999 (Misha Glenny)
-Bulgaristan Türkleri ( Bilal N. Şimşir)
-Devletlerin Dış Politikaları Açısından Göç Olgusu: Balkanlardan Türkiye’ye Arnavut –
Göçleri 1920-1990 (Dr.Nurcan Özgür Baklacıoğlu)
-Ölüm ve Sürgün (Justin McCarthy)
-Batı Trakya Türkleri (Dr.Halit Eren)

Read More →

Siyasallaşan ama tescillenmeyen “DOST”

Kasım 2015’te Türkiye’nin Rus jetini düşürmesinin ardından Türkiye yanlısı deklarasyonu okuması nedeniyle Bulgaristan’da üyelerinin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH)’nin onursal genel başkanı Ahmed Doğan tarafından partiden ihraç edilen eski genel başkan Lütfi Mestan’ın beraberindeki 5 milletvekiliyle birlikte kurduğu DOST partisi Sofya Şehir Mahkemesi tarafından tescil edilmedi. DOST’un tescil edilmemesine ana gerekçe olarak partinin açılımı Bulgarca “Äåìîêğàòè çà Îòãîâîğíîñò, Ñâîáîäà è Òîëåğàíòíîñò (Sorumluluk, Özgürlük ve Hoşgörü için Demokratlar)” kelimelerinin baş harflerinden oluşan “DOST”un Türkçe olması gösterildi. Ayrıca mahkeme kararında DOST’un etnik temelde bir parti olduğu ve bunun 1991 Bulgaristan Anayasası’nın 11. maddesine aykırılık teşkil ettiği belirtildi.

Mantıksal Açmazlar

Durumdan da anlaşılacağı üzere Sofya Şehir Mahkemesi’nin söz konusu kararı kendi içinde bir dizi tezatlığı barındırmaktadır. Birincisi, Hâkim “Dost” kelimesine Bulgarca Etimolojik Sözlük’ten bakmakta ve “Ïğèÿòåë=Arkadaş” anlamına gelen Türkçe kökenli (Farsça’dan gelen) bir sözcük olduğunu ileri sürmektedir. Bu durumun Siyasi Partiler Kanunu’nun 6. maddesinin ihlali olduğunu belirtmektedir. Partinin kısaltılmış adına dikkate alan Hâkim, DOST kelimesinin Bulgarca hangi sözcüklerden oluştuğuna ve içerdikleri anlamlara yoğunlaşmamaktadır. İkincisi, eğer yabancı dilden geçen bir kelime Bulgaristan’da parti adı olarak kullanılmayacaksa hâlihazırda Bulgaristan’ın en büyük siyasi gücü durumundaki GERB partisinin adı Almanca kökenlidir. Aynı durum aşırı milliyetçi parti ATAKA ve eski milletvekili Emil Dimitrov’un İtalyanca kökenli BASTA partileri için de geçerlidir. Söz konusu partilerin tescil edilmelerine karşın DOST’un tescil edilmemesi çifte standartlı bir uygulamayı işaret etmektedir. Diğer bir deyişle Bulgar yargısı kendisiyle çelişmektedir. Üçüncüsü Türkçe Bulgaristan için yabancı bir dil değildir. Öyle ki Türkçe 600 yıldan daha fazla bir süredir Bulgaristan’da yaşamaktadır. 108 yıl önceye kadar resmi dil olarak Bulgaristan topraklarında kullanılmış olup etnik gruplar itibarıyla hâlihazırda ülkede en fazla konuşulan ikinci dil durumundadır. Hâkim Türkçe’yi yabancı bir dil olarak tanımlamakla tarihi bir hataya imza atmaktadır.

Dördüncüsü, Bulgaristan Anayasası’nın 11. maddesi etnik temelde partiler kurulamayacağını öngörmesine istinaden DOST’un tescil edilmemesi tutarsızlıktır. Öyle ki DOST etnik bir parti değil, bilakis partinin genel başkanı Mestan tarafından da ifade edildiği üzere üyelerinin yüzde 20’si Bulgarlardan oluşmakta ve değişen oranlarda ülkedeki diğer etnik gruplardan da partinin kurucu üyeleri bulunmaktadır. Dolayısıyla yasanın ruhuna uygun bir durum söz konusu olmasına karşın, Hâkimin söz konusu maddeyi art niyetli olarak yorumladığı ortaya çıkmaktadır. Beşincisi, belirtilen maddede yer alan düzenleme bağlamında Bulgaristan Anayasası’nın ve Siyasi Partiler Kanunu’nun ülkenin çok etnili yapısından kaynaklı mozaik görüntüsüne aykırı olduğu ve bunun değiştirilmesi gerektiği açıktır. Zira söz konusu Anayasa maddesi ile ilgili Kanun mevcut ihtiyaçlara yanıt vermemekte ve ülkedeki etnik grupların kendi kimlikleri doğrultusunda siyasi örgütlenmelerini engellemektedir. Dolayısıyla bu uygulama Bulgaristan’ın taraf olduğu Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin ruhuna aykırılık teşkil etmektedir. Altıncısı, siyasi partilerin etnik çizgide faaliyet göstermesi konusunda hassasiyeti olan Hâkimin DOST’a ilişkin aldığı kararla daha önce Bulgaristan yargısının isminden de anlaşılacağı üzere “Evroroma” ve diğer Roman partilerinin (Drom, Esi, OPS, Solidarnost, Edinstvo) tescilini gerçekleştirmesi tezatlık içindedir.

Kararın Anlattıkları

Sofya Şehir Mahkemesi’nde alınan bu karar Türklere karşı önyargının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Zira her ne kadar etnik çizgide olmasa da Türk azınlığın inisiyatifiyle kurulan ve Bulgaristan partisi olmak isteyen DOST’un tesciline yargının mantıkla pek bağdaşmayacak gerekçeler ileri sürülerek engel olduğu görülmektedir. Diğer etnik grupların siyasi oluşumlarına gösterilen hoşgörüye karşın, Türk azınlık mevzubahis olduğunda adalet mekanizmasının sağlıklı çalışmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca söz konusu karar hukuki olmaktan ziyade siyasi ve ideolojik bir karardır. Öyle ki bu kararla yargının siyasallaştığı bir durum ortaya çıkarken, anti-demokratik özellikleriyle beraber ideolojik açıdan Bulgar milliyetçisi refleksleri de bünyesinde barındırmaktadır.

Öte yandan, Sofya Şehir Mahkemesi’nde tesis edilen kararla Bulgaristan siyasetinde Türklerin dışlandığına yönelik bir algı oluşturmuştur. Süreç analizi bağlamında 26 yıllık icraatlarıyla gerek Türk azınlığın haklarına ilişkin ortaya somut bir şey sunamaması gerek Mestan’ın ihracı ve sonrasındaki gelişmelerde Türkiye karşıtı bir tutum içerisine girmesi gibi esasa ilişkin nedenler HÖH’ü artık Bulgaristan Türklerinin partisi olmaktan çıkarmıştır. Dolayısıyla DOST’un tescil edilmemesi bu algıyı pekiştirmektedir.

Karar aynı zamanda küresel arenada devam eden Avro-Atlantik eksenle Rusya arasındaki güç mücadelesinin Bulgaristan’daki boyutunu da yansıtmaktadır. DOST’un Avro-Atlantik eksene olan yakınlığına karşın, BSP, HÖH, Bulgar milliyetçisi partilerin Rus yanlısı tutumları aşikârdır. Hatta Rusya’ya yakın olan kanada merkez sağ partiler içerisinde göz ardı edilemeyecek sayıda siyasi de dâhil edilebilir. Bu bağlamda, NATO ve AB üyesi olan Bulgaristan’da bu örgütlerin ideolojisini benimseyen DOST partisinin tescil edilmemesi, Sofya yönetiminin mevcut siyasi aidiyetinin ve tarafının sorgulanmasına yol açmaktadır. Son dönemde Sofya yönetiminin Rusya açılımı ile kararın zamanlaması arasındaki bağıntı da göz ardı edilmemelidir.

DOST partisinin tescil edilmeme kararının kamuoyuyla paylaşılmasından kısa bir süre sonra Bulgaristan Başbakanı Borisov’un girişimde bulunarak Türk mevkidaşı Binali Yıldırım’la telefonda görüşmesi konunun hassasiyetini yansıtması açısından önemlidir. Görüşmeye dair basında yer alan haberde ikili siyasi ve ekonomik konuların ele alındığı belirtilmekle birlikte, doğrudan DOST konusuna atıf bulunmamaktadır. Ancak Başbakan Yıldırım’ın görüşmede “soydaşların haklarının, refahının korunması ve geliştirilmesi” vurgusunda bulunması DOST’a ilişkin bir mesaj niteliğinde olup, Borisov’un elinden gelen desteği vereceği taahhüdü de önümüzdeki süreçteki rolünü ifade etmektedir. Esasen Borisov hükümeti Suriyeli mülteciler, NATO’nun Karadeniz gücü gibi öncelikli konu başlıklarının olduğu bir dönemde DOST’un tescil edilmemesi hususunda Türkiye’yi karşısına almak istememektedir. Dolayısıyla görüşmenin Borisov’un kendisini anlatma ihtiyacından doğduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda bir üst mahkemede kararın temyiz edilmesi ve DOST’un siyasi bir parti olarak kaydının yapılması olası gözükmektedir.

Özetlemek gerekirse, DOST partisinin Sofya Şehir Mahkemesi tarafından tescil edilmemesine ilişkin kararı kendi içerisinde çelişkileri barındırmaktadır. AB ve NATO üyesi olan bir ülkede Avro-Atlantik bir çizgide hareket eden bir siyasi partinin kaydedilmemesi Bulgaristan demokrasisinin ve siyasetinin mutlak zafiyeti olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede DOST partisinin gerek tescilinin gerek parti ideolojisi noktasında faaliyetlerinin Bulgaristan’ın Batılı değerleri içselleştirmesinde ve demokratik gelişimi bakımından mesafe kat etmesinde önemli bir misyonu yerine getireceği anlaşılmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Kader ÖZLEM

Read More →

Türkçe’nin konuşulduğu her yerde Türk vardır

Batı Trakya’da yaşayan Türklerin geleceğini belirleyen Lozan Antlaşması (Lozan Sulh Muahedenamesi) 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde Yunanistan ve Türkiye’nin de dahil olduğu ülkeler tarafından imzalanmış ve 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Antlaşmanın daha mürekkebi kurumadan ülkemiz Yunanistan idarecileri antlaşmayı uygulamaktan kaçınmışlardır. Böylece buna isyan eden Batı Trakya Türkleri 1930 tarihinde İskeçe’de bir miting düzenlemiş; İskeçe’de Hafız Hüseyin’in müftü olarak tayinine karşı çıkmış, Müftü ve Cemaat seçimlerinin Lozan Antlaşması’na göre yapılmasını istemiş ve en önemlisi de Türkler kültürel ve sosyal konularda yol alınması için hükümetten bir kongrenin yapılmasına müsaade etmesini talep etmişlerdir.

Günümüze geldiğimizde ne yazık ki bizlerin talepleri yine aynıdır. 1924’ten bu yana tamı tamamına 92 senedir Müftülük, Cemaat gibi konularda yine aynı şeyleri talep etmekteyiz.

Gelen giden iktidarlar hep söz vermiş, ne gariptir ki vatandaşlık haklarında ilerlemeler sağlanırken azınlık haklarında ramak yol alınmamış; bazı düzenlemeler yapılmışsa da bunlar azınlık insanının istediği doğrultuda olmamış ve hep devletin istediği şekil uygulanmıştır.

Bazı siyasiler vatandaşlık haklarında pişmanlıklarını dile getirircesine insanlarımızdan özür dahi dilemişlerdir. Örneğin 19 Kasım 2006 tarihinde dönemin İçişleri Bakanı ve şimdiki Cumhurbaşkanı Sayın Prokopis Pavlopulos Hemetli nahiyesini ziyaret etmiş, burada nahiye Başkanı Dr. Mehmet Eminoğlu tarafından karşılanmış ve “Geç kaldık, özür diliyoruz” demiş ve şöyle devam etmişti: “Organi-Hemetli gibi bir bölge hakkında, bakanlar ve özellikle başbakanlar yaptıklarıyla tatmin oluyorlarsa, gerçek görevlerini unutmuşlar demektir.

Şu anda karşınızda sorumluluk duygusuyla bulunuyorum ve çok geç kaldığımızı belirtmek istiyorum. Daha çok önemli adımlar atmamız gerekirdi. İzin verişeniz size devletin bir özrünü aktarmak istiyorum. Çünkü bunların bir çoğunu çok daha önceleri yapmaları gerekirdi. Daha hızlı adımlarla ilerlememiz gerekir, bunu yapabiliriz. Yunanistan’da yıllarca geri kalmış bölgelerin bulunması bir zaaftır ki bunlar yanlışlar sonucu meydana gelmiştir. Bu yüzden Avrupa’nın en geri kalmış bölgeleri bizdedir ve çok yazık olmuştur. Bütün vatandaşlarımıza ait olan eşitlik, adalet ve kişiliğine saygıyı garanti altına almalıyız.” (Rodop Rüzgarı gazetesi 28 Kasım 2006/2006).

Pavlopulos’un ziyaretinin üzerinden tam on yıl geçti. Bu süre zarfında ülkemizi çeşitli siyasi gruplardan iktidarlar yönetti. Şu tesadüfe bakın ki bir zamanlar İçişleri Bakanı olarak bölgemize gelen Pavlopulos bu sefer bir 14 Mayıs günü Gümülcine’ye Cumhurbaşkanı olarak geldi ve fahri hemşeri ilan edildi. Pavlopulos burada yaptığı konuşmada Batı Trakya’da dini azınlık yani Müslüman Azınlık, Türkiye’de ise milli bir azınlığın olduğunu söyledi.

Lozan Antlaşması imzalanırken zamanın şartları gereği durum belki böyleydi. Bizler Batı Trakya’da yaşayan azınlık olarak Müslüman olmakla gurur duyuyoruz. Ancak her canlıda olduğu gibi bir de ırkımız var. Bu da ezici bir çoğunlukla Türk ırkıdır. Bizlerin bu topraklara Anadolu içlerinden nasıl iskan edildiği Osmanlı kayıtlarında mevcuttur.

Bugün Batı Trakya’dan 120 civarında aynı köy adının Türkiye’de bulunması bir tesadüf değildir. Gerçekte bunları söylemeye, yazmaya da ihtiyaç yoktur. Bugün insan kendini ne hissederse odur. Yalnız şunu da unutmamak gerekir. Bir insanının dini sonradan kazanılabilir veya değiştirilebilir, ancak ırk değişmez!

*Bugün, anlaşmalar gereği Azınlık okullarında Türkçe eğitim veriliyorsa, bu insanlar Türk’tür!
*Bugün, Azınlık okullarına Türkiye’den kontenjan öğretmenleri geliyorsa, bu insanlar Türk’tür!
*Bugün, kahvede, tarlada, çarşıda, evde Türkçe konuşuluyorsa bu insanlar Türk’tür!
*Bugün, Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlar çocuklarına ezanla Türkçe ad koyuyorsa bu insanlar Türk’tür!
*Bugün bir çok işyerinde Türkçe tabela konulmaya ihtiyaç duyuluyorsa bu insanlar Türk’tür!
*Bugün, Türkiye’den yayın yapan Türkçe televizyon kanallarını izliyor ve Türkçe radyo dinliyorlarsa bu insanlar Türk’tür!
*Bugün bölgemizde Türkçe gazete, dergiler okunuyorsa ve Türkçe radyolar dinleniyorsa bu insanlar Türk’tür.
*Bugün bu insanlar uydu antenleri vasıtasıyla Türkçe kanalları izliyorlarsa, bu insanlar Türk’tür.
*Bugün, bu insanların camilerinde Türkçe hutbe okunuyorsa bu insanlar Türk’tür!
*Bugün, seçim zamanlarında çoğunluk ve Azınlık siyasetçileri Türkçe broşür ve gazete yayınlıyorsa, bu insanlar Türk’tür!

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak yaşanan durumda ve de AB’nin 1991 yılında “kendi kimliğini tayin etme” kurallarını getirmesinden sonra da Batı Trakya’daki Azınlığın durumunda ne yazık ki pek değişiklik olmamıştır. AB kurallarına rağmen bizler hala kendi Türk kimliğimizle örgütlenemiyoruz. AİHM’nin lehte kararına rağmen İskeçe Türk Birliği bir türlü resmiyet kazanamıyor. Müftülerimizi ve Cemaat idarecilerimizi seçemiyoruz. 19. Madde mağdurları, eğitimde yaşanan sıkıntılar ortada. Son günlerde aşırı milliyetçilerin insanlarımız üzerinde yaptığı baskılar sonucunda Türkçe’nin kısıtlanmasına yönelik resmi kararlar da herkes tarafından bilinmektedir.

Sayın Pavlopulos, on yıl önce yaptığınız konuşmada, “Bütün vatandaşlarımıza ait olan eşitlik, adalet ve kişiliğine saygıyı garanti altına almalıyız.” Sözleriniz hala geçerli mi? Eğer geçerliyse bırakın bu azınlık kendi kimliğini istediği gibi tayin etsin ve Lozan Antlaşması’nın sağladığı pozitif haklardan yararlansın!

Son olarak da Batı Trakya’da yaşayan Müslüman-Türk Azınlığın kimliği üzerinde zaman zaman kalem oynatan ve görüş bildirenlere şunu hatırlatmak isteriz: Türkün olduğu yerde Türkçe vardır, sözünü tersine çevirip Türkçe’nin konuşulduğu her yerde Türk vardır, diyoruz.

İbrahim Baltalı

Read More →

İMAMIN KÖTÜSÜ DİNDEN EDERMİŞ…

Son zamanlarda ileri geri konuşup, saçma sapan fetvalar vererek sinir bozanlar yetmezmiş gibi şimdi de akademik ünvanlı (hatta profesör) bir takım aklıevveller peyda oldu. İngiliz planıyla İsrail’in maşası olan ve Amerika’nın kucağında İslam mücahitliği yapan IŞİD gibi radikal islamcı teröristlerin yarattığı bunca nefret yetmiyor sanki, bu sapıkların fetvaları insanı dinden çıkarıp, isyan noktasına getiriyor.

Bu tipler, saçmalıklarıyla insanların iman ve inancını zedelerken akla, “İmamın kötüsü dinden, doktorun kötüsü candan edermiş” sözünü getirmektedirler. On senedir meydanı boş bulan bu zerzevat, her gün yeni bir zırva yumurtluyor. Ortalıkta iki ayak üstünde dolaştığı için insan zannedilen biri de “namaz kılmayan hayvandır” demiş… Rüyamda görsem inanmayacağım şeylere şahit oluyoruz… Peygamber efendimizin engin bir hoşgörü ve sevecenlikle yaklaştığı konularda kerameti kendinden menkul bu tipler, islam adına, din adına her saçmalığı söyleyebiliyor…

Namaz kılmayana hayvandır diyorsun da, 80 bin camide her gün beş vakit namaz kılındığı halde, ahlaksızlık, yolsuzluk, yalancılık ve dolandırıcılıkta dünyada ilk onda yer aldığımız konusunda yokmu bir diyeceğin? Çocuklara tecavüz edenlere ve buna göz yumanlara, yolsuzluk ve hırsızlık yapanlara ne diyorsun acaba???

Profesör unvanlı bu herif, “Namaz kılmayan hayvandır” der, fakat namaz kılan milyonlarca müslümanın islam ülkelerinden kaçmaya ve onlara göre kafir olan “hristiyan ülkelere sığınmaya çalıştığını” neden düşünmez!!!

İslam ülkelerinde bulamadıkları can güvenliği, demokrasi, medeniyet, adalet, sosyal güvenlik, refah, sağlık imkanları, kanun önünde eşitlik, düşünce hürriyeti, çocuklarının geleceği ve insanca yaşama imkanlarını namaz kılmayan kafirlerin ülkelerinde var olduğunu neden söylemezsin!!!

Bu zeka fukaraları, dünyada en fakir 48 ülkenin neden 22’sinin müslüman ülkeler olduğu konusunda kafa yormaz!!!

Bu çapsızlar sadece Almanya’nın sanayi üretiminin, toplam nüfusları 2 milyara yakın olan dünyadaki müslüman ülkelerin toplam sanayi üretiminden daha fazla olduğu konusunda ne düşünür acaba???

Günümüzde, nerede bombalar patlıyor, kadınlar şiddet ve cinayet kurbanı oluyor, eşcinseller katlediliyor, turistlere tecavüz edilip öldürülüyorsa orda karşımıza müslüman birinin çıkması bizi son derece üzüyor ve utandırıyor. Tekbir getirerek müslümanların kafasını kesen müslümanlar, canlı bomba olup müslümanlar arasında patlatan müslümanlar, en ufak görüş ayrılığını bahane edip birbirlerini kafirlikle suçlayan müslümanlar, bidat ve hurafeleri islam diniymiş gibi anlatan müslümanlar, kendini dindarmış gibi gösterip çocuklara tecavüz eden müslümanlar, islamiyet adına konuşup insanları kandırarak hırsızlık yapan müslümanlar, ilime, bilime, sanata karşı olan müslümanlar, müslümanların zulmünden kaçıp, müslümanların sattığı sahte can yelekleriyle gavurların merhametine sığınmak isterken boğulan müslümanlar varken, sadece başkalarını ve Avrupa’da yükselen İslamofobia’yı suçlayarak sorunları çözemeyiz.

Son dönemde sadece hunharca kafa kesme ve katliam görüntüleriyle özdeşleşen İslam dünyasının, uluslararası alanda saygın bir yer edinmesi için bu çarpık ve sapık zihniyetin değişmesi, insanlık adına sanat, kültür, edebiyat, bilim, teknoloji, demokrasi, medeniyet ve insanlığa hizmet gibi alanlarda kabul edilebilir güzelliklere ve başarılara imza atabilmesi gerekmektedir.

Önemli olan saçma ve sapık fikirlerimizle insanları yanıltmak ve hac’dan hurmayla zemzem getirmek değil, Hz.Ebubekir’in sadakatini, Hz.Ömer’in adaletini, Hz.Osman’ın edebini, Hz.Ali’nin ilmini ve bilgisini getirebilmektir. Önemli olan müminlere karşı çok şefkatli ve merhametli olan, ahlakı ve güzel davranışlarıyla örnek insan hazreti peygamberimize layık olabilmektir…

Süheyl ÇOBANOĞLU

RUBASAM Bşk.V.

Read More →

EZBER BOZMAK…

Soruna HÖH ve DOST diye bakıldığında zaten hem orada azınlık olarak hem de burada siyaset yapan taraf olarak yenilmişsin demektir. Dahası şu an yapılan sadece Bulgaristan’daki siyaset üzerinden Türkiye’de konum elde etme çabası ile buradaki siyasi duruşa göre orada taraf tutma eyleminden başka bir şey değildir. Hiç kimse neden HÖH ya da neden DOST taraftarı olduğunu bilimsel olarak ortaya koymamaktadır. Sonuç olarak sorun, ne DOST ne de HÖH taraftarı olmaktır. Sorun 25 yıldır Bulgaristan’da demokratik hak ve özgürlükler ile özellikle Türk halkının başta eğitim, kültürel ve ekonomik, sosyal haklar konusunda; kolektif hakları bir kenara koydum sadece bireyse hakları konusunda diyorum, bugüne kadar yapılamayanlar, yapılması gerekenler ile bundan sonra atılması gereken adımların neler olduğunun ortaya konulmasıydı. Futbol takımı tutar gibi parti tutmak sadece paspas olmaya yol açar… Sahi son 25 yıldır yapılamayanlar ile bundan sonra yapılması gerekenler nelerdir? Önce bunu bir tartışalım mı? Bu konuda iafa tirmak isteyenlere önce büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 1919 ile 1938 yılları arasında başta Bulgaristan olmak üzere Balkanlar ile buradaki Türkler konusunda izlediği politikaya ve ortaya koyduğu eserlere bakmalarıdır. Sahi DOST mu HÖH mü demek yerine artık asıl sorunu tartışmanın zamanı gelmedi mi? Sahi asıl sorun ne? Bulgaristan’da Türklerin 1960’lara kadar sahip oldukları okullarının ve kendi okullarını açma hakkı ne oldu? Hadi kendi okulundan vazgeçtim. En son haftada iki saate düşürülen Türkçe eğitim ne durumda? Unutulmasın ki, elestirilen Jivkov döneminde bile 1974′ kadar haftada 2 saat de olsa Türkçe eğitim hakki vardı? Türkçe gazete, dergi, radyo vb. ne durumda? HÖH mü DOST mu tartışması yerine artık bunları ve yapılması gerekenleri tartışmak gerekmiyor mu?…
Yoksa 15-20 yıl sonra tartışılacak bir şey kalmayacak…
Evet, sorun ne HÖH, ne de DOST…
Sorun ne Ahmet Doğan ne de Lütvi Mestan…
Fakat her şey güllük gülistanlıkmışçasına yapılan bu.
Bir tarafta HÖH takımını tutanlar
Diğer tarafta DOST’çular.
Oysa sorun bunca zamandır yapılması gerekenler
Fakat herhangi bir nedenle yapılmayanlar, yapılamayanlar…
Sorun genelde Bulgaristan’da gerçek anlamda bir demokrasinin yerleşmesi
Ve özelde Müslüman yani Türk azınlığın bitmek bilmeyen sıkıntıları.
Özellikle de ekonomik alanda yaşananlar.
Gel gör ki, sanki sorun bu değilmişçesine takım tutar gibi
Bir tarafta HÖH’çüler
Diğer tarafta DOST’çular…
Bir tarafta Doğancılar,
Diğer tarafta Mestancılar.
Peki insanlar, halk nerede?
Derdimiz hiç kimseye akıl vermek ya da Bulgaristan’da siyasete müdahale etmek değil,
Aklımız yettiğince, elimizden geldiğince
Sorunların çözümünde fikir boyutunda destek olmak…
Çünkü aynı coğrafyada yaşıyoruz
Ve daha da önemlisi pek çoğumuz Bulgaristan ve Balkan kökenliyiz.
Doğal olarak geride kalan insanlara sırtımızı dönme lüksümüz yok.
Evet, sorun ne HÖH ne de DOST
Ne Doğan ne de Mestan…
Sorun, Bulgaristan demokratik yaşama geçtikten sonra
Yapılması gerekenler ve yapılamayanlar konusunda
Tartışma ortamı yaratmak…
Gelin hep birlikte el ele verelim,
Sorunu yapay HÖH ve DOST ayrımından çıkarıp
Gerçek boyutuna
Yani halkın sorunlarının çözümüne katkı boyutuna indirelim,
Çünkü bu sorulara verilecek yanıt
Aynı zamanda bundan sonrası için de yol gösterici olacaktır…
Ben konuyla ilgili olarak
Elimden geldiğince düşüncelerimi ortaya koyacağım.
Sonrası sizlerin desteği ile şekillenecek.
Tespitlerin yol gösterici olması ve değerlendirilmesi dileğiyle.
Peki, yapılması gerekenler ya da yapılmayanlar, yapılamayanlar nelerdi:
1- İstihdam yaratma yani işsizliği ortadan kaldırma konusunda yeterince çaba harcanmadı
2- Benim de tanık olduğum bazı kırsal kalkınma merkezli yatırım ve destek taleplerine dönüş yapılmadı.
3- Halk, hizmet götürülmesi değil sadece itaat etmesi ve oy vermesi gereken topluluk olarak görüldü
4- Siyaset seçimden seçime gündeme geldi ve halk ancak seçim zamanı anımsandı.
5- Siyaset sadece parlamento ile sınırlı tutuldu. Sorunların çözümü için halkın desteği hiç aranmadı. Parlamentoda yeterli sayımız yok bahanesine dayanılarak sorunların çözümü konusunda toplumsal muhalefet oluşturulma yoluna gidilmedi.
6- Türk halkının yaşadığı sorunların çözümü konusunda Bulgar halkın ikna edilmesi konusunda çaba harcanmadı, gerekli politikalar üretilmedi.
7- Türkçe eğitim konusunda gerekli adımla atılmadı.
8- Türkçenin, seçim alanlarında kullanılmasının yasaklanması karşısında, kamusal alanda kullanılması konusunda gerekli adımlar atılmadı.
9- Türk kültürü folklor dışına taşınamadı ki, o da çok cılız ve yetersiz kaldı.
10- Sorunlar, çözüm üretilmesi yerine zamana yayılarak halkın var olanı kabullenmesi sağlandı
11- Türkçe basın yayın konusunda bir iki cılız adım dışında hiçbir çaba harcanmadı.
12- Parti bölünmesi konusunda bu kadar duyarlı olanlar ki, zamanı gelince bu konuya da ayrıca değineceğim, Müslümanların yani Türklerin kendi içinde bölünmesi karşısında gerekli adımlar atılmadı.
13- Parti içi demokrasi işletilmedi. Farklı düşünenler “hain”likle suçlandı ve bu bölünmeyi daha da hızlandırdı.
14- Toplumun güncel temel ekonomik, kültürel vb. sorunlarıyla ilgilenilmek yerine ATAKA ile yapay ve sonu gelmeyen gereksiz tartışmalara girildi ve böylece asıl gündem değiştirildi.
15- Aynı şekilde ülkenin ve toplumun geleceğine yönelik ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb. politikalar üretmek yerine kısır ve duyguları okşayıcı ve her iki tarafın da işine gelen fakat hiç sonuç alınamayan sahte milliyetçi söylemler üzerinden politika üretildi. Kısaca insanlar; hem Türkler hem de Bulgarlar yapay bir tehditle karşı karşıya bırakılarak gerçek sorunlarından uzak tutuldu.
16- Kırcaali Belediyesi’nin faşist iktidar döneminde kutlanan “21 Ekim Kırcaali Günü”nü yeniden hayata geçirme örneğinde olduğu üzere, ilin Osmanlı’dan kurtarılışı bazen tarih bilgisi yetersizliğinden bazen de bilinçli olarak resmi kutlama günü olarak kabul ediliyor. Benzer yanlışlar başka konularda da yaşandı. Oysa gelinen noktada artık iki tarafın da yapması gereken birbirinden kurtarılma günlerinden vazgeçmek olmalı. Çünkü bunu hiç kimseye faydası yok.
17- Aynı şekilde Kırcaali’de her saat başı saat kulesinden çalınan ve Türkleri aşağılayan şiirlerin besteleri örneklerinde olduğu üzere sorunun çözümü konusunda herhangi bir adım atılmıyor. Oysa böyle ırkçı bir yaklaşımın hiç kimseye faydası yok.
18- Türk azınlık, iki ülke arasında barışı sağlayıcı ve ekonomik ilişkileri geliştirici bir öğe haline getirilemedi.
19- İki ülke arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ilişkilerin geliştirilmesi konusunda yeterli destek sağlanamadı, aracı olunamadı.
20- Azınlıkların milli kimliği ve kültürünü yaşatma, üretme, geliştirme ve gelecek nesillere aktarma konusunda yeterli çaba harcanmadı.
Evet, benim gözlemlerim ve tespitlerim şimdilik bunlar. Konuyla ilgili herkesten ricam küfür etmeden, hakaret etmeden önerilerini gündeme getirmeleri…
Son Söz: Çözüm üretmeyen çözümün parçası olur.

Metin Edirneli
Kırcaali Haber

Read More →

Türkiye’ye Giriş Yasağı Ne Anlama Geliyor?

Aralık ayının ortalarından itibaren Bulgaristan’da yaşanan gelişmeler soydaşlarla ilgili sıra dışı sonuçlar yaratmaya devam ediyor. Rus jetinin düşürülmesinin ardından Türkiye yanlısı açıklama yapan dönemin Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) Genel Başkanı Lütfi Mestan’ı partiden ihraç eden Ahmed Doğan’a ve HÖH milletvekili Peevski’ye 11 Şubat 2016 tarihinde Türkiye’ye giriş yasağının getirilmesi Türkiye’nin HÖH’e yönelik bakış açısına dair ipuçları vermektedir. 11 Şubat’tan günümüze kadar geçen süre zarfında partiden ihraç edilen Lütfü Mestan ve kendisiyle birlikte hareket eden milletvekilleri DOST adında yeni bir siyasi parti kuracaklarını ilan ettiler. Buna bağlı olarak Peevski’nin sahibi olduğu medya kuruluşları Türkiye karşıtı propagandalarını yoğunlaştırdı. Hatta HÖH Türkiye’nin Bulgaristan’ın içişlerine karıştığının araştırılmasına yönelik Meclis’e sunulan önergeye imza attı. Ayrıca geçtiğimiz hafta içerisinde Burgaz Başkonsolosluğu’nda görev yapan Türk ataşe “persona non grata” ilan edilirken, Türkiye ise Bulgaristan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görev yapan bir diplomata aynı işlemi uygulayarak buna yanıt verdi. Yarın ise Mestan’ın liderliğinde DOST partisinin kurulmasıyla Bulgaristan Türkleri için siyasi arenada yeni bir sayfa açılmış olacak. Sıra dışı gelişmelerin yaşandığı ve azınlığın kaderinin önümüzdeki 25-30 yılının şekillenmekte olduğu ileri sürülebilir. Zira tarihsel süreç içerisinde Bulgaristan Türklerine bakıldığında her 20-25 yıllık sürede kuvvetli bir dönüm noktası yaşandığı görülür.

Türkiye’ye Giriş Yasağıyla Verilen Mesaj Nettir

Ahmed Doğan ve Delyan Peevski’ye getirilen Türkiye’ye giriş yasağı tahmin edilenin ötesinde anlamlar taşıdığını belirtmek gerekir. 11 Şubat’ta Star Gazetesi’nde çıkan bu habere ilişkin fazlasıyla yorumlar yapıldı, çeşitli senaryolar üzerinde duruldu, gerçek olup olmadığı sorgulandı. Hatta söz konusu yasağın bütün HÖH elitlerini kapsadığı da belirtildi. Esasen yasağın yasal dayanağına bakmanın daha nesnel sonuçlar vereceği kanaatindeyim. Hâlihazırda yürürlükte olan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda konuya ilişkin hükümler yer almaktadır. Örneğin ilgili Kanunu’nun 9. maddesinin 1. fıkrası der ki “Genel Müdürlük (İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü), gerektiğinde ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının görüşlerini alarak, Türkiye dışında olup da kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından Türkiye’ye girmesinde sakınca görülen yabancıların ülkeye girişini yasaklayabilir.” Dolayısıyla yasak getirilen kişinin Ankara tarafından nasıl algılandığı açıktır.

10. madde ise bunun yasak getirilen kişiye tebliğinin Türkiye’ye giriş yapmak üzere geldiğinde sınır kapısındaki yetkili makamca gerçekleştirileceği yönündedir. Yasağın nasıl doğrulanacağı da bellidir.

Karşılıklı “Persona Non Grata” İlanları

1961 Viyana Sözleşmesi hükümleri esas alınarak yapılacak bir değerlendirmede bu durum daha netlik kazanabilir. Neticede Bulgaristan ilgili diplomatı kabul eden devlet olarak açıklama yapmaksızın bu yola gidebilir. Egemen bir devlet olarak bu hakkı vardır. Ancak bu hamlenin zamanlamasını ve niteliğini sorgulamak gerek. Zamanlama açısından HÖH’ün de imzacı olduğu Bulgaristan Parlamentosu’na sunulan Türkiye’nin Bulgaristan’ın içişlerine karıştığının araştırılmasına yönelik önergeyle denk geldiği belirtilmelidir. Burada bir mesaj var. Nitelik açısından da siyasi bir hüviyeti çağrıştırıyor. İddia olarak ileri sürülen gerekçe malumdur: Diplomatın görev kapsamının dışına çıkması… Türkiye için Bulgaristan “dost, komşu ve müttefik bir ülke” durumundadır. Ancak Türkiye’nin Bulgaristan’da 1 milyona yakın soydaşının bulunduğu bir gerçek. Soydaş ile anavatan arasında akrabalık bağı var. Ayrıca Türkiye 93 Harbinden günümüze değin devam eden göçler var. Tarihsel süreç içerisinde Türkiye’nin Bulgaristan Türklerinin statüsünü güvence altına antlaşmalara taraf olduğu da ortadadır. Dolayısıyla Türkiye’nin soydaşlarla ilgili gelişmelere kayıtsız kalmasını kimse beklememelidir.

DOST Partisi Başarılı Olabilir

Anlık bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse, DOST hareketinin başarılı olacağına dair güçlü deliller mevcut olduğunu söylenebilir. Birincisi, artık kendi tabanlarını yaratma yolunda epey mesafe kat ettiler. İkincisi, Türkiye’deki göçmen dernekleri tarafından destekleniyorlar. Üçüncüsü, Avrupa’ya göç eden Bulgaristan Türkleri DOST hareketine sempatik yaklaşıyorlar. En azından sosyal medya ve çeşitli platformlarda buna yönelik sinyaller var. Dördüncüsü, Ankara faktörü. HÖH’ün artık muhatap alınma durumu ortadan kalktığına göre DOST hareketi soydaş meseleleriyle ilgili bu boşluğu doldurmaya taliptir. Beşincisi, soydaşların beklentileri. Mestan ve ekibinin soydaş sorunlarına olan duyarlılığı malumdur. Önceki örnekleriyle beraber en son 21 Şubat tarihinde Uluslararası Ana Dil Günü etkinliklerinde bu teyit edildi. Hele ki HÖH internet sitesinde Türkçe bölümü kapatırken, DOST oluşumu farklı bir yönde politika izliyor. Altıncısı, Mestan’ın ekibi. Türkiye’de oldukça sevilen ve yıpranmamış kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin ve partinin ülkenin geneline hitap eden, Bulgaristan siyasetine entegre olmuş bir çizgide bulunmalarının makro önem taşıdığını belirtmek gerekir. Bir de Kasım Dal faktörü var tabi. Kendisine Türkiye’de yoğun bir sempati ve saygının olduğu biliniyor. Onun da alacağı tutum oldukça önemlidir. Özetle şimdilik genel göstergelerin DOST hareketi lehine olduğu söylenebilir.

Yrd. Doç. Dr. Kader ÖZLEM

Kaynak: Bursa Şehir Gazetesi

Read More →

Adım Adım Yangına Sürüklenmek

İç savaş yüzünden 11 milyon vatandaşı ülkesini terkeden Suriye krizi bizi de adım adım yangına süreklerken 100 yıl önce Balkanlar’da Türk ve Müslümanlara yapılan SOYKIRIM’ı hatırlamadan edemiyorum. O devirde göç ettirme, Hıristiyanlaştırma işkence ve cinayetle yapılan SOYKIRIM sonucunda Balkanların etnik ve dini haritası kökten değiştirilmiş olup, Justin McCharth’nin Ölüm ve Sürgün adlı eserinde belirttiği gibi Balkanlarda 1821-1922 yılları arasında beş milyondan fazla Türk ve Müslüman, ülkelerinden sürülüp atılmıştır. Beş buçuk milyon Müslüman ve Türk’te kimi savaşlarda öldürülerek, kimi de sığıntı durumunda iken açlıktan ve hastalıklardan canını yitirerek ölmüştür. Bugün de Türkiye üzerine kurulan oyunla Güneydoğu bölgemiz adeta Suriyeleşirken, çevremiz sayıları gittikçe artan düşmanlarla sarılmaktadır. Uçağını düşürdüğümüz için Rusya açık bir düşmanlık politikası izlemeye başlamıştır. Müslüman olmalarına rağmen komşularımız Suriye, İran ve Irak, Rusya ile birlikte karşımızdaki cephede yerlerini aldı. Ezeli ve ebedi düşmanlık üretim merkezi Ermenistan’ı zaten saymaya gerek yok. Ege’de 16 adamızı da göz göre göre işgal eden Yunanistan ise her zaman olduğu gibi sözde müttefik ama iflah olmaz düşmanlık politikasından bu aç halinde bile vazgeçmiş değil… Mısır’ı vs saymıyorum. Demek ki Müslüman Müslüman’ın kardeşidir denmesine rağmen din kardeşliği de dost olmaya yetmiyormuş !!! Geriye İngiliz’in meşhur “İngiltere’nin dostları yoktur, menfaatleri vardır politikasından başka ne kaldı!!! İki rekat namaz kılmayla İslam aleminin dost olacağını zanneden bazı gafiller anladı mı acaba???

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Milli şairimiz M.Akif’in, “tarih tekerrür ’den ibarettir derler, ibret alınsa tekerrür mü ederdi?” sözünü bir kez daha hatırlamakta fayda var… Bir yandan sanki ilan edilmemiş bir dünya savaşı yaşanır gibi gün geçtikçe artan kan ve gözyaşı, öte yandan Suruç’ta, Ankara’da, Paris’te patlayan bombalar… Avrupa’nın göbeğinde şehir merkezlerinde konuşlanan askerler, duran hayat, çalışmayan metrolar, kapanan okullar… Suriye ve Irak’ta kana doymayan IŞİD terörünün vahşetinden aşağı kalmayan bölücü hainler ise okulları, kamu binalarını ve hatta hastaneleri bile yakmakta, ambulanslara saldırmakta, vahşette sınır tanımamaktadır. Kendilerince hayal ettikleri “özyönetim”, ne menem şeyse halkı canından bezdirdiğinden, insanlar kafileler halinde evini barkını terketmekte. 2011’de ilan edilen “demokratik özerklik” çözüm sürecinde bir anlamda buzdolabına konmuştu. Fakat 7 Haziran seçimleri sonrasında dağdaki eşkiyanın başlattığı teröre karşı duramayan HDP’li siyasetçiler, bugün de “Hendek Siyasetinin” arkasına saklanmakta ve bir anlamda teröre arka çıkmakta.
Ortadoğu’nun haritaları yeniden çizilirken Bölünmüş Türkiye haritasını ciddiye alıp endişe edenlerle alay edildiği dönemler geride kaldı artık. (Haritaya göre Irak üçe bölünüyor ve büyük Kürt devleti öngörülüyor. Arap Şii Divleti, Sünni Irak Devleti, Büyük Ermenistan, Özgür Kürdistan, bölünmüş İran, Suriye ve malesef Türkiye) 2006 yılında ABD Silâhlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlanan bölünmüş Türkiye’yi de içeren Ortadoğu haritalarını hayata geçirmek isteyenler, Wilson Beyannamesi’nin 12’nci maddesinde Kürtlere bağımsızlık sözü verildiğini hatırlatılırken, IKYB Başkanı Barzani, “bağımsızlık referandumu” için talimat veriyordu. 2008 yılında ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi tarafından hazırlanan “Saddam Sonrası Kürtler” raporunda Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu bölgeleri Kürdistan sınırları içerisinde gösteriliyordu
Suriye’nin doğu ve kuzeydoğu bölgeleri ile Irak’ın batı ve güneybatı bölgeleri birleşti. Bir başka deyişle, Halep’ten Musul’a, Rakka’dan Felluce’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada sınırlar ortadan kalktı. Güney sınırımızda IŞİD’i safdışı etme bahanesi ve ABD’nin desteğiyle adım adım oluşturulan kantonlarla Akdeniz’e açılan Kürt koridoru inşa ediliyor. ABD ve Rusya dâhil Batı dünyası PYD(PKK)’ya silah yardımı yapmakta, arsızlaşan teröristler güneydoğu şehirlerimizi “özyönetim” peşinde harabeye çevirmiş durumda. Birçok mahalle ve ilçede, güvenlik güçleri büyük bir özveriyle vatandaşa zarar vermeden teröristleri etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Çaresizlik içinde olan Güneydoğulu vatandaşlarımız PKK teröründen bezmiş, bir an evvel kamu düzeninin ve huzurun sağlanmasını ve günlük yaşamın normale dönmesini bekliyor. Tuzağa düşmemek amacıyla, siyasetçisi, bürokratı, basını, işadamı, aydını, sanatçısı dahil hepimiz kardeşliğin, birlik ve beraberliğin tesisi için elinden geleni yapmalıyız. Yazık etmeyelim bu güzel ülkeye ve milletimize…

Süheyl ÇOBANOĞLU
http://www.balkangunlugu.com/2016/01/adim-adim-yangina-suruklenmek.html

Read More →

SOYDAŞIN KADERİNDE ÇATALLANMA

Bulgaristan’da Türk azınlığın siyasi hayatında yeni bir döneme giriliyor. Eski Genel Başkan Lütfi Mestan’ın 24 Aralık’ta HÖH’ten ihraç edilmesiyle ortaya çıkan çatallanma süreci partide dengeleri değiştirmiş durumda. Mestan’ın ihraç edilmesine bağlı olarak Şabanali Ahmed, Hüseyin Hafızov ve Aydoğan Ali’nin ardından Mariyana Georgieva ve Ventsislav Kaymakanov’un da istifa ederek Mestan’ın yanında yer almasıyla HÖH Meclis Grubu’ndan toplamda 6 kişinin ayrılmış oldu. Ayrıca HÖH’ün kalesi olan Kırcaali’deki İl Başkanı Bahri Ömer de Mestan’ın safına geçmiş durumda. İstifaların önümüzdeki günlerde artması ve milletvekili bazında bu sayının 10’un üzerine çıkması ihtimal dâhilindedir. Böylelikle Parlamento’da grup kurma sayısı elde edilebilecek olup bu durum aynı zamanda partileşme sürecinin de önü açacak.

“Soydaşlar Anavatanının Karşısında Durmaz”

Dün yaptığı basın toplantısında Mestan, henüz parti kurulacağını ilan etmeyip halkla istişare ettikten sonra karar vereceklerini belirtse de yeni bir partinin kuruluşu kaçınılmaz gözüküyor. Zira mevcut HÖH yönetiminin ve arka planda asıl aktör olarak Ahmet Doğan’ın soydaşın görüşlerini temsil etmekten uzak bir görüntü çizerek Rus uçağının düşürülmesinin ardından Türkiye yanlısı açıklama yapan Mestan’ı partiden ihraç etmesi veya daha doğru bir ifadeyle “kovması” Türkiye’nin HÖH’te “öteki” haline getirildiğine dair bir kanaatin oluşmasına zemin hazırladı. Yani soydaş oylarıyla ayakta duran bir partinin soydaşın anavatanıyla karşı karşıya gelmesine yol açtı. Ne var ki soydaşların anavatan Türkiye’nin karşısında yer alması eşyanın tabiatına aykırıdır. Ortaya çıkan tablo itibarıyla Ankara’nın soydaşlarla ilgili meselelerde artık HÖH’ü muhatap almayacağı görülmektedir. Bu durumda Bulgaristan Türkleriyle ilgili siyasi bir boşluk belirmiştir. Mestan ve kendisiyle birlikte hareket eden vekiller söz konusu boşluğu doldurmaya talip olacaklardır.

“Türk kökenli Üç Parti Çoktur ve Gereksizdir.”

Olası bir yeni oluşumla birlikte Bulgaristan Parlamentosu’nda vekili bulunduran Türk kökenli parti sayısı 3’e çıkmış olacak: Hak ve Özgürlükler Hareketi, Hürriyet ve Şeref Halk Partisi ile Mestan’ın Hareketi. Ancak azınlık durumunda bulunan soydaşlar için bu sayı çoktur ve gereksizdir. HÖH’ü denklem dışında tutarsak, kısa ve orta vadede Ahmet Doğan tarafından HÖH’ten kapı dışarı edilen Türkiye’ye yakın iki isim olarak Mestan’ın ve Dal’ın zorunluluktan doğan bir işbirliğinin içine girmeleri kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu işbirliğinin hemen yarın olması beklenmemelidir. Bu bağlamda Bulgaristan siyasetine tam anlamıyla entegre olmuş, Türkiye ve Avro-Atlantik kurumlarla iyi ilişkilere sahip, soydaş ve akraba toplulukların yanı sıra ülkenin geneline de hitap eden model bir parti üzerinde durulabilir. Bu hareketin başarısı ise tabanda bulduğu karşılığa bağlıdır. Ana omurgasını soydaşın oluşturmadığı bir hareket başlamadan biter. Ayrıca Türkiye’deki kurumsal geçmişleri bulunan göçmen kökenli STK’ların sürece azami ölçüde katkı sağlayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Kısacası bundan sonra süreci doğru yönetenin, sahadaki mücadeleyi kazanacağı düşünülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus azınlığa hitap ederken Bulgar çoğunluğun tepkisini çekmemektir. Zira Mestan’a karşı yürütülen psikolojik harekâtta Mestan’ın sadece HÖH’ten değil, Bulgaristan’da siyaset yapmasının önünü kesmek hedeflenmişti. O yüzden zorlu bir satranç maçının olacağı düşünülebilir.

Tünelden Önceki Son Çıkış

Yeni bir soydaş partisinin kuruluşu Bulgaristan Türkleri için tünelden önceki son çıkışı işaret etmektedir. Soydaşların 26 yıldır HÖH’ten beklentileri Borisov’un veya iktidara gelen diğer Bulgar partilerinin düzeltemediği Bulgaristan ekonomisini düzlüğe çıkarması değil, bilakis kültürel haklarını elde etmek olmuştur. Bu konuda HÖH’ün sonuç alıcı adımlar attığını söylemek güçtür. Farklı bir ifadeyle HÖH’e program 26 yıl önce yanlış yüklenmiştir. Yani modeli hatalıdır. Öyle ki Bulgaristan Türkleriyle diğer “kaderdaş” durumda bulundukları Balkan Türkleri karşılaştırıldığında sayıca Kosova, Makedonya, Batı Trakya ve Romanya’daki soydaşların toplamının yaklaşık 3 katı olmasına rağmen, azınlık hakları (eğitim, dil, statü, din vb.) konusunda en geri kalmış nüfus grubudur. Bu açıdan HÖH çatısından Mecliste 121 vekil bulunsa da sonuç alınabilirlik düzeyi düşüktür. Yeni ve güçlü bir oluşum ülkedeki bütün azınlık grupları için umut kaynağı olsa da Türk ve akraba toplulukların komünizm döneminden beri süregelen yapısal sorunlarıyla yüzleşecektir.

Dr. Kader Özlem
Trakya Üniversitesi
Balkan Araştırma Enstitüsü
Kaynak: Bursa Şehir Gazetesi

Read More →

Lütvi Mestan’ın Günah Defteri

Doğrudan siyasete taalluk eden yazılar yazmaktan mümkün olduğunca kaçınmak istemişimdir. Ancak inanılanın, doğru bilinenin de haykırılmaya ihtiyacı var.

Bulgaristan’daki Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin bir önceki, yani Ahmed Doğan’ın genel başkanlığı Lütvi Mestan’a devrettiği kongre sonunda yazdığım yazı bazı yerlerde çok rahatsızlık vermişti. Bugün, yeni olağan kongreye az bir zaman kala, Genel Başkan Lütvi Mestan görevden alındığı gibi partiden de ihrac edildi.

Mestan’ın Günahları

Evet Mestan’ın günah defteri kabarmıştı. Bu defterin içerisinde sayıca çok olmasa da pahaca çok ağır günahlar vardı.

Lütvi Mestan genel başkan olarak girdiği ilk seçimden sonra, TC Hükümetleri ve Cumhurbaşkanlığı ile sıcak ilişkiye girdi. Aradaki buzları eritti. Diğer bir ifade ile Türkiye ile restleşmedi. TC Başbakanı ve Cumhurbaşkanı’nı ziyareti sonrası da partinin Türkiye ve dahi Türkiye’deki göçmen dernekleri ile ilişkileri gelişti.

Mestan Bulgaristan’da yaşayan Türklerin problemleri ile ilgilenmeye başladı. Problemlerin çözümü için çaba sarf etti.

Son olarak da Bulgaristan Parlamentosunda, okuduğu deklarasyon ile Bulgaristan’ın da üyesi olduğu NATO ve Türkiye lehine görüş beyan etti. Hangi konuda mı, Türkiye-Rusya arasındaki uçak düşürme krizinde…

İşte tam da bu yüzden Lütvi Mestan’ın üzeri çizilmeliydi.

Ve nihayet çizildi de… Şimdi partide konsey dönemi başladı, kongreye kadar… bu arada “konsey” lafını ilk defa çocukluğumda Türkiye’deki askeri darbe sonrası duymuştum.

Hayırlı olsun diyelim.

“Mevlam neyler, neylerse güzel eyler”

b.colakoglu@balturk.org.tr

Dr. Bayram ÇOLAKOĞLU

Read More →